Ana içeriğe atla

📑 Teolojik Tartışma

DANYAR:

Bu arkadaş Bawer'dir. Tıpkı adı gibi tanrıya mutlak iman edilmesi gerektiğini düşünür. Bawer'e göre tanrı vardır, diridir, birdir; sonsuzdan beri vardır ve sonsuza kadar var olacaktır. Tanrı yapısı itibarıyla yaratandır, görendir, duyandır ve güç yetirendir. Bu arkadaş da Bager'dir. Adı gibi "fırtına" estirir -Tanrı’nın varlığı karşısında. Bager'e göre tanrı inancı bir yanılgıdır. İnsanın yaratımı olan bir kavramdan öte bir şey değildir -Tanrı’nın kendisi.

BAWER:

Evet. Evreni ve varlığı var eden, idare eden bir yaratıcı güç vardır. O da tanrıdır. Her bölgede farklı adlandırılmasına rağmen -aslında her insanın aklıyla ulaşabildiği mutlak bir varlıktır. Asıl ona inanmamak yanılgıdır, hüsrandır. Bager arkadaş ona inanmıyor diye yok değildir. Tersine yüce Allah Bager'i yaratıp bu hakkı ona vermiştir, bu nedenle onun düşünceleri de saygıya layıktır.

BAGER:

Sahne-i Tabiatın, evrenin ve görünür maddi âlemin ötesinde; varlığı oluşturacak olan herhangi bir metafiziksel güce inanmam. Evren vardır ve kendine yetecek düzeydedir. Onu dışarıdan yönetecek bir güce gerek yoktur. Bawer evreni yaratan doğa ötesi bir güce inanıyor ve ona da kendi değimiyle tanrı veya ilah diyor. Olabilir. Çünkü onun inandığı şey (mefhum) insanlığın ürünüdür. İnsanın yarattığı tanrıya inanmak saygıya değerdir. Ve ben de saygıyla karşılarım.

DANYAR:

Birbirinizin ne düşündüğünü biliyorsunuz -az veya çok. Ben ise tarafsız bir kişiyim. Değim yerindeyse "Arayıştayım". Bir yolcuyum düşünceleriniz arasında. Hakikatin ve gerçekliğin peşindeyim. Sizden bir dileğim vardır; biriniz tanrıya mutlak biçimde inanırken, biriniz ise tam tersine mutlak biçimde karşı çıkarak ''yoktur'' der. Başta her ikinizin cesaseti bana "Bu ne cesaret!" dedirtiyor. Bana gerçekliğin perdesini aralayacak bir kişilik arıyorum. Bana düşüncenin ruhunu hissettirecek olan sözcükleri arıyorum. "Var" ile "Yok" arasında sürüp giden binlerce yıllık tartışmanın hülalasını arıyorum. Bana bir özet sunun -her biriniz. Neden var veya yok diyenler konuşsun. Geleneklerinizin ulaştığı son bulguları istiyorum. Saatlerce tartışın! Gerekirse günlerce sürecek olan bir tartışma ve münazara olsun. Ama zihnimde netleşsin hakikatin en derin esintisi.

Arkadaşlar! Merak ediyorum gerçekliği. Arıyorum gerçekliğin ruhsal gerçeliği olan "Hayatımın kadını sonsuzluğu". Nietzsche'nin dediği gibi... Ben "sonsuzluğun peşindeyim". Tarafgirliğin bana kimlik kazandırmasını değil, bana gerçekliği sunmasını talep ediyorum. Arayışımın tetikçisi "Neden?" üzerine kuruludur. Neden yaşam? Neden varlık? Neden varoluş cenderesi? Takip eden acılar, yanı sıra hüzünler ve son olarak geçici mutluluklar. Var mıdır kuşatıcı bir sonsuzluk? Bir kanıtın peşinde olmakla birlikte bütün işaretleri ilmen öğrenmek istiyorum. Lütfen!

Rica ediyorum! Sunun bana kanıtlarınızı, yapın münazaranızı, tartışın önümde -ölüm gerçeği bizi bulmadan evvel. Bawer! Nereden biliyorsun tanrı vardır? Bager! Neden tanrıya bu kadar takıntılısın, neden yok çekiyorsun? Bana da bir harf öğretin!

BAGER:

Benim savımın temeli; tanrı fikriyatının bir iddia olduğunda saklıdır. Evet. Tanrı inancı bir iddiadır. Tanrı inancı olmadan, evrene bakışımızı fırlatmamız, onu anlamamıza yetecektir. Eğer tanrı varsa -ki bu bir iddiadır-, o zaman bu iddiayı ortaya atanlar kanıtlamaya mahkûm olacaklar. Kanıtlamadıkları sürece bizim fikir beyan etmemiz saçmalık olmaz mı? tanrıya inananlar tanrıyı kanıtlayamadılar. Yanı sıra tanrı’nın var olması objektif olarak mümkün değildir.

BAWER:

Tanrı’nın varlığı aşikârdır. Bunu görecek iki gözün olması yeterlidir. Tanrı’nın dipdiri egemenliği evrenin her zerresinde hissedilebilir. Lâkin kanıtlarla ortaya konulacak bir inancın -Tanrı karşısındaki değeri yücedir. O hâlde kanıtlar üzerine konuşmalıyız. Ortaya konulacak -Tanrı’nın varlığını kanıtlayıcı- deliller çürütülmediği sürece, tanrı fikriyatı da çürütülemez. Ben süregelen meşhur kanıtları ortaya sereceğim, Bager de itirazını sunar. Ben de değerlendirmemi yapacağım. Eğer çürütülebilir nitelikte iseler o hâlde kazanan kişi Bager olacaktır. Aksine tanrı inancının nesnelliği ortaya çıkacaktır.

BAGER:

Güzel öneri... O hâlde neden inandığını, inanmanı gerektiren kanıtların listesini sunabilirsin. Buyur!

BAWER:

Yaklaşık altı bin yıldır insanlık yazı ile tanışmış ve yazıyı iletişim aracı olarak kullanmaktadır. İlk yazılanlardan bugüne tanrı konusu hep işlenmiştir. İlk çağda Sümer, Hint, Yunan, Mısırve Ortaçağ yazıtlarına baktığımızda, neredeyse tanrısız bir yazıt göremiyoruz. Hatta tanrıya karşı çıkan yazıtlar bile tanrıyı dert edinmişler ve tanrı fikriyatı insanlığın ana gündemi olmuştur. Sizinle, şu sönmekte olan çıranın etrafında, süren "Tanrı tartışmamız" bile bir tanrı konusunun temasını işlemektedir. Ey Dost! Neden insanlık tanrı konusuna bu kadar önem vermiştir? Bir yokluğun tartışması olabilir mi? Bir hiçliğin tartışması olabilir mi ki; bu kadar işlenen bir ana gündem maddesi absürd olsun?! Peki, bu kadar çok konuşulan, adına seferler düzenlenen, savaşlar yapılan, törenlerle anılan bir varlık ontolojik midir? Yani insanlığın dilinde gezinen tanrı kavramı, aynı zamanda gerçek bir varlık mıdır? Yoksa uydurma mıdır?

Descartes, "tanrı" kavramının insanın benliğinde bulunduğunu, benliğe işlenen bir kavram olduğunu söyler. Eğer tanrı diyorsak; tanrı vardır ki tanrı diyoruz. Buna ontolojik kanıt denir. Tanrı insanı yaratırken, onun varlığında ve benliğinde kendi varlığını hissettirici olan bir kavram yerleştirmiştir, bu kavram da tanrı kavramıdır. Eğer böyle olmasaydı tanrısız toplumlar olurdu. Demek ki tanrı inancı her insanın benliğinde potansiyel olarak vardır, yerleşiktir.

Tanrı’nın varlığına dair; gerek dinde, gerek felsefede, gerekse diğer bilimlerde, sayısız kanıt getirilmiştir. Ancak bu kanıtların hepsi üç başlık altında toplanır. Gerisi ayrıntılar sayıldığı için; burada sadece üç kanıtı tartışmak yeterli olacaktır. Ontolojik, Teleolojik ve Kozmolojik delil. Getirmiş olduğum ilk delil Ontolojik delildir. Tanrı kavramından yola çıkarak tanrı’nın varlığını kanıtlamaya ontolojik delil denir. İlk delile karşı getireceğin eleştirilerden sonra diğer kanıtları da tartışacağız. 

BAGER:

Dediğin gibi insanlık en çok tanrıyı konuşmuştur. Tanrı kavramının nereden çıktığını, niye çıktığını konuşacağım. Fakat önce bir soru sormak istiyorum. Bilindiği gibi insanlık sadece tanrıdan söz etmemiştir. Bazı toplumlar binlerce tanrıya inanmışlar. Mısır'da nehirlere tanrı diyenler; Mezopotamya'da suya, havaya, göklere tanrı diyenler; Eski Medya'da çifte tanrılardan söz edenler; Yunanlılarda tanrı meclislerinden; Babil'de savaşarak tanrılığı elde eden Marduktan ve sadece tanrılardan değil; cinlerden, devlerden ve Şeytanlardan dem vuran toplumlar olmuştur. İnsanlık neyi dile getirmişse gerçek diye nitelenirse, o hâlde üçyüz milyon tanrı icat edilmiştir tarih boyunca, hepsine gerçek diyebilecek misiniz?

BAWER:

Farklı tanrı anlayışları için örnek verebilir misin?

BAGER:

Eski Yunan'da Zeus'a inanılırdı. Onlara göre Zeus'un çocukları vardı; Apollo, Hermes vb… Prometheus ise gidip ateşi çalabiliyordu tanrılardan. Hintlilerde hâlâ Brahma, Şhiva, Vişnu üçlüsüne ve düzinelerce tanrıya; yine Eski Mısır'da Firavunların yarı tanrı oldukları inancı vardı.

BAWER:

Evet. Ancak hepsinde dikkat edilirse "baş tanrı" inancı bulunur. Mesela Yunanlılarda yine de Zeus en güçlü tanrıdır. Tanrıların başıdır. Hintliler ise Brahma'yı baş tanrı sayar. Upanişadlar okunursa aslında her şeyin yalan olduğu, bir tek gerçeğin atman veya brahma olduğu vurgulanır. Bu da gösteriyor ki, her toplum mutlaklığı merkeze koyarak diğer tanrı/tanrıcıkları etrafında şekillendirir. Buna tarihsel sapmalar denilebilir.

BAGER:

Eğer insanlık yüzyıllarca bazı tanrıcıklara gerçek diye inanmışsa, ontolojik olarak var olmaları gerekmez mi? Aksine tanrı’nın kendisi de bir sapma olarak adlandırılabilir.

BAWER:

Yine de hepsinde gerçeklik payı görülebilir. Mesela tanrı’nın sıraftları birer tanrı olma aşamasına kadar getirilmiş. Baş-Tanrı’nın yanında örn. Güzellik tanrıçası vardır. Allah güzeldir diyoruz. Onlar ise güzelliği bir tanrı saymışlar. Sapma burada, gerçeklik payı da buradadır.

BAGER:

Tarih ise bunu kabul etmiyor; önce çok tanrılar vardır, sonra tek tanrı inancı yavaş yavaş gelişmektedir. Önce politeizm, daha sonra monoteizm ortaya çıkıyor. İlk tek tanrıcı Eski Mısır Firavunu İkhenaton'dur. Anlamı "Aton Hoşlandı" demektir. Diğer bütün tanrıları kabul etmeyip bir tek güneşi/atonu kabul ettiği içindir -ona bu lakap verilmiştir. Daha önceki tarihlerde tek tanrı inancı görülmez.

BAWER:

Biyolojik evrimde savunduğunuz teoriye göre, "bir'den çok'a doğru gelişir her şey ". Önce tek hücre, önce tek canlı; sonra çok hücre ve sonra çok canlı gelir. Ama konu tanrı olunca "çok tanrıdan bir'e doğru gelişiyor tarih, neden?

BAGER:

Tarihi kayıtlar böyle iken biyolojide kayıtlar başka şekilde. Gerçekler idealize edilemez. Meteryaller böyle. Meteryalizm ile İdealizm anlayış olarak kökten farklı. Anlayış farklı. Politeizm monoteizme göre daha basittir. Monoteizm daha sistemlidir. Yine bakıldığında evrimsel kurallara ters bir durum yoktur.

BAWER:

O hâlde tarih özünü bulmaya çalışıyor. Tek tanrıyı bulmak için akıyor. Ve tek tanrı inancı Mekke'de tamamlanıyor. "Sizin dininiz bugün tamamlandı" denir.

BAGER:

Güzelleme olmuyor mu senin yaptığın? Konuyu değiştirmek!

BAWER:

Güzelleme olması gerçeği değiştirmez.

DANYAR:

Anladım. İnsalığın ilk biçimi tanrısızlıkdır, sonra çok tanrıcılık ve en son monoteizm ortaya çıktı diyor Bager. Bawer ise insanlığın ilk biçimi monoteizmdir, daha sonra çok tanrıcılık ve sapmalar meydana geldi, diyor. Bager, sen dedin ki, tanrı fikriyatının nasıl ortaya çıktığını anlatacağım. İnsan neden tanrıya ihtiyaç duyarak yaratsın ki?

BAGER:

Korku ve sığınma duygusu tanrı kavramının tetikleyici unsurlarıdır. Yanı sıra zaruri tüm ihtiyaçlar birer etkendir -tanrı kavramının şekillenmesinde. Tanrısız ve ilkel dünyanın atmosferine gidelim. Afrika'nın Rift Vadi'sinde ayakları üzerinde duran, sonra elleri boşlukta kalan insanın durumu ne hazindir. Elleri havada kalan insanın bilinci gelişiyor yavaş yavaş. Ve doğanın vahşi yaşamını fark eder. Örneğin ateşin keşfi, aletlerin icadı, ölümün fark edilmesi, bunların hepsi insana tuhaf duygular ve değişik ruh halleri tattıran birer etkendir.

Su, ateş, hava, toprak, güneş, ay ve gökyüzü gibi zaruri kaynakların insan hayatındaki önemi fark edildiğinde, doğal nesnelere saygı gelişir. Bir de ölüp giden insanları düşünün. Hele bu insanlar birer oymak reisi iseler veya kendi kabilesinde şef iseler, bunların ölümleri acı verecektir. Cesetleri kolay kolay atılmayacak, unutulmayacak; tersine bunların cesetleri korunacak, yakılacak veya yüksekçe bir yere konulacaktır. Mumyalama, Mezarlıklar, Cesetlerin Yakılması veya Sessizlik Kulesine bırakılması şeklini alacaktır daha sonra. Ama bu insanların cesetleri birer saygı anıtı olabilecekler. Mezarları başında törenler gelişecektir. Bu törenler "ibadetin" ilksel kökenleri kabul edilebilirler. Konuyu kısaca toparlayacak olursam; ünlü insanlara, saygın insanlara birer üstün varlık muamelesi yapılması, zamanla onların olağan üstü birer güç, yaşayan birer "ruh" fikriyatını doğal olarak ortaya çıkarmıştır. Yanı sıra nehirlere, dağlara, taşlara, göklere verilen saygının da gelişim süreci ileri noktaya taşınır. Örneğin insanlar ateşle tanıştığında, ne olduğu konusundaki fikirleri bellidir. Onun vazgeçilmez birtakım özelliklere sahip olduğu ortadadır. Güneşin açıklanamazlığı onun kutsanması için yeterli gerekçedir. Hele düşünsenize! Güneş doğar, batar, aydınlatır ve hareket eder... İlksel insan güneşin bir kudret olduğu konusundaki fikirleri gayet normaldır. Ona göre güneş tek başına bir ruhtur, bir kudrettir; o bizi görür, o bizi farkeder. Ona saygı duymalıyız; çünkü her şey ona muhtaçtır. İşte bu kutsanmışlık tanrının ilk işaretleridir. Her kabile reisi bir tanrıdır artık. Her nesne bir tanrıdır artık. Ama bu tanrılar sonsuz güce sahip değiller. Tıpkı insanlar gibi bazen çatışabiliyorlar. Her kabilenin vazgeçilmezi, her toplumun ihtiyaçları onun tanrısı olmuştur. Onun heykeli dikilmiş, simgeleri taşınmış ve ona saygı duyulmuştur. Kabileler kaynaştıkça tanrıları da kaynaşır. Ülke ve devletler imparatorluklara dönüştükçe de tanrıların gücü artar.

İmparatorların, devletlerin, toplumların ünlü şahsiyetleri üzerinde gelişen efsaneler, mitolojiler onları daha büyük tanrılar yapacaktır. Artık geçmiş kralların hayatları yazılıyor, onların yaşamları tabletlere kaydediliyor. Bunu koruyan, kollayan, bunların heykellerini dikenler ve sahip çıkanlar belli bir sınıfa dönüşüyorlar. Bunlar "Din Adamları"dır. İnsanlar kaynaştıkça çok tanrıcılık (Politeizm) Henoteizm‘in (aile tanrı) inanç yapısına eviriliyor. Tanrı’nın seçkin akrabaları, çevresi, yakınları ve o tanrıların en üstübü baş tanrı vardır. Babil Yaradılış Destanında göreve el atan Marduk misali veya öncekileri reddedip "Atonu Birleyen" İkhenaton gibi; insanlar kaynaştıkça daha büyük bir tanrı istiyorlar. Değim yerindeyse, insanlar bilgilendikçe tanrıların sayısı azalıyor. Ve oradan tek tanrıcılığa (monoteizm) doğru bir süreç işliyor. İşte tanrı’nın evrimi, ortaya çıkışı kabaca bundan ibarettir.

BAWER:

Bütün bu süreci kabul etmekle birlikte; sığınma, korku, arzu vb. duyguların tanrıya ulaşma konusunda birer vesile olduklarını demekle yetinebilirim.

DANYAR:

Getirmiş olduğunuz deliller ve karşılıklı münazaranızı kavramaya çalışıyorum; ikinci kısmı da ele alıp, bu konudaki tartışmaları toparlamanızı istiyorum.

BAWER:

İkinci delil kozmoloik delildir. Âlemden yola çıkarak Allah'ın varlığına tanıklık edebiliriz. Said-i Nursi‘nin "Bir iğne ustasız, bir köy mutarsız olmaz" sözünden hareketle, bu düzen üzere kurulu olan evrenin sahipsiz olmaması gerektiğini kabul etmek zorundayız. Mantık ilkeleri sebep-sonuç üzerine kurulu iken; koca evrenin sebepsiz oluşması mümkün değildir. Eğer  hareket-kuvvet, sebep-sonuç yasalarından yola çıkarsak, âlemin sebepsiz ve sahipsiz olmadığını anlarız.

Bu yasalardan yola çıkarak şu sonuçları elde edebiliriz:

Evren sanat, tanrı sanatkârdır.

Evren nesne, tanrı öznedir.

Evren resim ise tanrı ressamdır.

Evren bir sonuç iken tanrı buna neden olan sebeptir.

Evren değişendir, tanrı değiştirendir/değişmeyen ilkedir.

Evrenimiz yapılmış bir fiildir, tanrı ise onu yapan faildir/akıldır.

Ve Evrenimiz bir beden/vücut iken tanrı onun beynidir.

BAGER:

Sizin sözünü ettiğiniz kanıtlar görecelidir. Duruma göre değiştiğine göre kanıt kabul edilmeleri düşünülemez. Örneğin tanrıyı sebep kabul edebilmek için evrenin bir sonuç olması gerekir. Evrenin sonuç olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

BAWER:

Evrenin bir sonuç olması tartışılabilir. Ben, Big Bang (büyük patlama) dersem, sen buna karşılık çoklu evren teorisini öne sürebilirsin. Ancak Evrenin şuan dahi ve her an değişim hâlinde olması seni ele verir. Eğer ki evren tümüyle bir değişim hâlindeyse; o hâlde onu değiştiren güç nedir, denilebilir. Ki bana göre yaratılış olmuş-bitmiş bir hikâye değildir. Her an yaratılış vardır. Sürekli değişim, sürekli yaratılış ve sonsuz yaratılış tekrarlanıyor. Evren değişim hâlinde. Bu değişimin ana değişmeyenidir tanrı. Tek değişmez ilke olduğuna göre de tanrıdır.

BAGER:

O hâlde benim meşhur bir soruyu dile getirmem seni açıklamaya zorlayacaktır: tanrı evrenin yaratıcısı/değiştiricisi ise, tanrı’nın yaratıcısı kimdir?

BAWER:

Evrenin değiştiğini biliyoruz. Gözlerimizin önünde değişim gerçekleşiyor. Buna zorunlu olarak "değiştirici güç" gerekiyor. Oysa tanrı’nın varlık yapısının değişip değişmediği konusunda nesnel deneyimimiz olmadığı için, değişmediği için, onu yaratan veya değiştiren bir gücün var olması da gerekmiyor -ilkesel olarak. Tanrı’nın yapısını bilmediğimiz için ona bir neden tayin etmemiz gerekmez. Evrenin yapısının değiştiğini bildiğimiz için de ona bir sebep aramak zorundayız. Bu sebep her ne ise o tanrıdır. Yanı sıra bazı şeyler özel olabilirler. Örneğin cemaate namaz kıldıran tek bir imamdır; imam kendi göreviyle bir bütündür, kendisine özgü bazı özellikler taşıdığından dolayı –imama namaz kıldıran başkası olmadığı hâlde- o herkese namaz kıldırır. 

BAGER:

Tanrı’nın varlığını sebep-sonuç ilişkisinden çıkarırsak, o hâlde sebep-sonuç ilkesine sadık davranmalıyız. Tanrı’nın yapısının değişmediğini nerden biliyoruz? Eğer bir sebep ise tanrı, bütün sebepler gibi değişim hâlinde olmalıdır. Çünkü görülen bütün sebeplerin yapısının değiştiği gözlenir. Sebep olarak bir tanrıyı kabul etmek mantıklı değildir. Çünkü değişim hâlinde olan bütün nesnelerin önceki hâline baktığımızda her birinin birer özel tanrı olması gerekiyor ki, evrenin de sebebi bir tanrı olsun. Oysa maddenin kütle kazanmamış biçimi enerji ile madde dönüşümleri veya suyun buharlaşması veya toprağın kaymasındaki bütün sebepler doğaldır. Evreni bir elmaya veya herhangi bir meyveye benzetirsek, her meyve belli bir süreden sonra çürür veya ortama göre şekil alır. Demiri yüksek derecede ısıtılırsak eriyerek ateşe, biraz daha ısıtılırsak gaza dönüşür. Görüldüğü gibi bütün değişimlerin biçimi dönüşümdür. O hâlde burada sizin anlattığınız hudus değil, tasavvuftaki sudur ön plana çıkar. Şöyle ki, enerji maddeye dönüşmüşse, tanrı da evrene dönüşmüş bir kaynaktır denilebilir. Ama o kaynak/tanrı doğal olarak şimdiki evrenin kendisi/yapısı olur ki, ona ayrıca tanrı dememizi gerektirmez. Zaten böyle bir yapı/kaynak tanrı olamaz. Çünkü henüz madde ötesi (metafiziksel) bir varlık gözlenmemiştir. 

BAWER:

Meta veya Metafizik bir varlık olduğunu bilmemiz, zaten onu tanrılık sıfatından çıkarır. Bu nedenle onun varlık yapısı bilinemezlik, bir sırr üzerine kurulu olsa gerek. Ancak var olduğu bilinebilirdir tabii olarak.

Evrendeki düzene, İslam Literatüründe geçen nizam ve intizam kanıtına, bir başka argüman olarak teleolojik delil denilmiştir. Eğer ki, evrenimiz kendi iç dinamitleri, tesadüfler, olasılıklar veya diyalektikle oluşmuş olsaydı; evrendeki ehenge ve dengeye şahit olmamız mümkün olmayacaktı. Görüleceği gibi her şey bir sistem (kader/takdir) çerçevesinde ortaya çıkmış ve bu düzenden biliyoruz ki bunun bir faili vardır. Hiç üstün bir zekâ olmadan, evrenimizin dengeler üzerine kurulu bir muhtevesı olabilir miydi? Demek ki, bu evreni denge üzerine kuran bir zekâ vardır. Bu zekâ her ne ise hiç kuşkusuz o Allah'tır.

Kâinata hâkim olan düzene tanık olmacak mısın? Baksana doğaya, varlığa, canlılığa; her şey, her şey kendi şartlarında mükemmeliği andırıyor. Her canlının besini, suyu, gıdası, ihtiyaçları yaratıcı kudret tarafından karşılanıyor -farkına vardırılmadan. Doğadaki ekolojik döngünün kendisi tanıktır tanrı’nın ve üstün zekâ olan yaratıcının varlığına. İşte bu yüzden onu saygı ile anmalı, taktirle karşılmayalıyız. Aksine büyük bir inkârla varlığın kendisine saygısızlık etmiş oluruz. Gökadamız Samanyolu gibi milyonlarca galaksi vardır. Gökadalar, Gezegenler, Cüceler, Sayısız Göktaşı ve Evren hassas bir denge üzerine kurulu olan bir saat gibi çalışıyor. Her gezegen kendi yolunu takip eder, biri diğerine yetişmeden ve çarpışmadan.

Doğanın her alanı bu tür örneklerle doludur. Tavus Kuşu eğer doğanın zorunlu bir sonucu olsaydı, bu denli karmaşık ve rengârenk olamazdı. Doğal döngüye bak! Mevsimler, su kaynakları, ihtişamlı dağlar ile altlarından akan nehirler, hepsini kuşatan denizler, okyanuslar; ve sanki her şey bir bütündür. Denizlerden süzülerek oluşan buharın göklerden tekrar toprağın rahmine düşmesi gibi. O suların yemyeşil çimenlikler, bahçelikler, yeşillikler oluşturarak, tekrar bu yeşilliğin canlılığın hayatı için vazgeçizmez kaynağı olması; bütün bu manzarayı kontrol eden yaratıcı bir gücün var olduğunu gösteriyor.

Ufacık bir resim bile bir zekânın ürünü iken, nasıl oluyor da uçsuz bucaksız evren kendi başına ve başıboş durabilir -öylece. Kuşkusuz harika evrenin tek yaratıcısı bir tek olan, taktire şayan olan Allah-u Teala'dır. Ve Allah taktire şayan bir sanatkârdır.

Doğayı bir kenara bırakıp, sadece insanın bedenine ve varlığına bakarsak, yine o taktire şayan zekânın var olduğuna ikna olabiliriz. Hele bir düşün! Felsefe, Din, Sanat, Bilim, Kültür, Âşk, Edebiyat ve daha nice Hüner, ufacık olan insan beyninin ürünüdür. Bu ihtişam yetmez mi? Bu şaşırtıcı sonuçlar ve izahat bizleri tanrı’nın varlığına götürmez mi?

BAGER:

Evet. Güzel ifade ettiniz. Gerçekten de doğada insanın al-benisini kazanan sayısız güzellikler mevcuttur ve dahası sayılabilir. Peki, bütün bu güzellikler aynı zamanda sürüp giden kaosu, kargaşayı, şiddeti, pisliği, kötülüğü, çirkinliği, katli, çarpışmayı örtebilir mi?

Düşünsene, her insan "ağlayarak" dünyaya gözlerini açar. Yine her insan "sızlayarak" yaşamını sürdürür ve yine her insan "acı çekerek" ölüm yatağında can verir. Yani işin özü insan yaşamını çevreleyen koşulsuz bir acı, ıstırap ve kötülükler zinciri mevcuttur. Bir kişi sadece insanın yaşamına hâkim olan ıstırapa bakarak, evrenin ve insanın sahipsiz ve büyük bir zekâ ürünü olmadığını rahatlıkla anlayabilir. Bu sadece insan yaşamında olsa neyse deriz, sınav veya imtihan deriz. Ama aynı kargaşa tüm evrene hâkimdir. Bu nasıl bir düzendir ki, hayvanlar birbirlerini parçalıyor, insanlar birbirlerinin canını okuyorlar; evrenin her tarafında patlamalar, çarpışmalar, yok olmalar meydana gelmekte ve yeryüzünü kasıp kavuran kuraklıklarda binlerce canlı telef olmaktadır. Bu nasıl bir akıllı düzendir ki, depremler, afetler, sarsıntılar, tufanlar, tsunamiler kol geziyor.

Güzel sıralıyorsun güzellikleri. Ama gel gör ki acılar diz boyudur. Belki de dünyada ilk çocuk öldürüldüğünde tanrı öldü. Evet tanrı Öldü. Eğer bir tanrı olmuş olsaydı müdahale ederdi, severdi, insanın acı çekmesine engel olurdu; hiç olmazsa diğer canlıları korurdu. Hadi diyelim insan sınavdadır, peki ya kediler? Peki ya fareler? Neden kedileri köpekler boğazlarken, fareleri kediler boğazlar? Anlayacağın güçlü olan zayıfı kasıp kavurarak kendine köle ediyor -tıpkı insan gibi. Eko sistem diyorsun. Sonuçta kaos üzerine kurulu bir sistemdir. Birbirini yok etme, birbirini boğazlama üzerine bir sistem vardır. Bu sisteme Eko-Sistem dersen durum yine aynıdır. İsim önemli değildir: Sonu kaostur, başıboşluktur, güçlünün kazanım yuvasıdır. Söylesene! Evrene hâkim olan sonsuz kuralsızlık arasında, dünyamıza yaşam olgusunun denk gelmesi neden imkânsız görünsün? Sonuçta aptal, akılsız bir tasarımdan başkası değildir -övüp övüp bitirilemeyen evren ve yaşam gerçeği. Mükemmellik diyoruz. Aslında hiçbir canlı mükemmel değildir. Kör, topal, sağır, dilsiz ve engelli milyonlarca insan vardır. Öldürücü hastalıkların yanı sıra; insan insanın celladı gibi davranmıştır. En iyi insan bile savaşsız yaşayamamıştır. Cihatlar, savaşlar, yağmalar, sömürüler ve yıkımlarla doludur insanlığın tarihi.

Mevsimler ve sular övgüye layık mıdır? Bir mevsim insanı soğuktan dondururken, diğeri sıcaktan kavurur. Öldürücü, bulanık sular olduğu gibi, zehirli gıdalar da mevcuttur. Aynı biçimde, eğer doğa insana uygun olsaydı, insanlık soğuya karşı ve doğanın saldırılarına karşı mağarlara sığınmazdı; barınaklar icat etmez, binalara ihtiyaç duymazdı. Aynı biçimde kıyafetlere bürünüp doğanın saldırısından kaçmazdı. Bu nasıl bir düzendir ki, insan bu düzene karşı kendi düzenini kurmak zorunda bırakılmıştır. Oysa bu bir düzensizliktir, insan bunun arasında kendi düzenini kurmak zorunda bırakılmış ve savaşa sürüklenmiştir. Neredeyse her şey rastlantısal, tesadüfi, olası ve keyfidir. Her şey birbirine zıt, düşman ve kaotik bir keşmekeşin ürünüdür. Göklerdeki, evrendeki düzenden, dünyanın düzeninden söz edemeyiz. Sadece bize güzel gözüken şeyler vardır. Oysa her an öldürücü yıkımlar meydana gelebilir. Her an göklerde çarpışmalar, patlamalar olasıdır. Her an doğanın vahşi saldırıları bizler bekliyor. Dağlar ve denizlerin faydası diyoruz... Oysa biri volkanik patlamalarla, diğeri ise taşmalarla bizleri tehdit ediyorlar. Hele şu yağışa bak! Neyini övelim? En ufak bir kuraklık milyonlarca cana mal oluyor. Eğer ki, insanın çabası olmasaydı, şuan tek insan yaşayamazdı. Savaştık ve yaşamda kalmak için barınaklar, kıyafetler, besinler depolayarak var olma savaşımı verdik. Şimdi bu çabamızı tanrıya mı borçluyuz? Şükür ve taktir edilecek biri varsa, o da insandır.

BAWER:

Yaşamda birçok kötülüğün bulunduğu doğrudur. Ancak eğer ki bu kötülüklerin bir ilahi taktir/kader/plan doğrultusunda gerçekleştiğine inanırsak; burada bütün kaosun ve kötülüğün iyiliğin değerini bilmemiz, doğru olanı tercih etmemiz için olduğuna kani olabiliriz. Ki yeryüzünde bir sınav, imtihan olduğu ortaya çıkıyor. Allah insanı denemek ister, en iyi insanları ortaya çıkarmak ve insanın ilerlemesi adına kötülüğü bir kamçı olarak kullanır. Tabi bu dediğim "inanç" gerçekleştikten sonra ortaya çıkabilecek bir yorumdur.

BAGER:

Siz bunu imtihan, sınav veya değerleri keşf etmek olarak yorumlayabilirsiniz; ancak hakikatte bir güzellemeden öteye gitmez. Kötülük orada, acı orada; hayvanlar yine birbirlerini yiyecekler. İnsanın imtihanda olduğunu varsayalim, peki ya hayvanlar? Köpeğin kediyi kovalayışı, kedinin fareyi kovalayışı; güçlünün zayıfı ezisi, bunlar sırf sınav için uygulanabilecek bir taktir olamazlar. Tanrı ya pasiftir, yani gücü yetmiyor. Ki pasif bir tanrıya inanmamız bir şeyi ifade etmez. ya da sadisttir, yani insanlara acı çektirmekten hoşlanıyor. Canlılığa ve insana zulüm etmekten zevk alan bir tanrı ise adil olmadığı için tanrı olması mümkün değildir. Bu da sadist bir tanrı’nın var olmayacağı seçeneğini ortaya koyar. Eğer tanrı sonsuz güce sahipse, daha farklı -kendi varlığını sorgulamamıza izin veremeyecek şekilde- tasarlardı evrenimizi. O zaman inanan gerçek anlamda inanırdı, inkâr eden de mutlak biçimde haksız olarak ortaya çıkardı. "Bilmeceler" üzerine kurulu olan bir imanın ne değeri olacak? Kaotik bir dünyanın kanıt olmadığı ortadadır.

DANYAR:

Elektrikler hâlâ gelmedi arkadaşlar. Ve hâlâ eski model mumların önünde münazaramız devam ediyor. Galiba siz anlattıkça mum tükeniyor ama ortaya net bir sonuç çıkmıyor. Biraz "tercih" meselesi gibi duruyor. Lâkin ikinizin de bakış açısını, kanıtlarının değerini anlamakta güçlük çekmiyorum. Son olarak Bawer dostumuz "Kötülükler vardır ama esas olan düzendir, iyiliklerdir. Her şey düzenlidir, sadece düzensizlikler ayrıntı olarak bizlere sunulmuştur'' derken; Bager arkadaşımız tersini iddia ediyor. "Esas olan kötülüklerdir, acıdır, iyilikler ve düzen ise bize uyduğu kadarıyla düzendir; bir nevi düzen ayrıntıdır" diyor. Bawer tanrı’nın varlığı hakkında birtakım kanıtlar sundu. Sen ise bu delilleri çürütecek eleştiriler getirdin. Bu bana S.Hawking'in "Evren bir tanrı olmadan oluşabilir…, ancak bu bir tanrı’nın olmayacağı anlamına gelmez." açıklamasını hatırlattı. Gerçekten de bir tanrı’nın var olması çok mu kötü? Belki de vardır veya yoktur, ama var olmadığını neden ısrarla belirtiyorsun? Kendini gizleyen, açığa vurmak istemeyen bir tanrı inancına ne dersin, olabilir mi?

BAGER:

Eğer ki, "belki" ile hareket edersek her şey olabilir. Örneğin şuanda masamızda duran bir peri olabilir. Belki de sen Zeus'sun, veya Bawer arkadaş İsa Mesih'tir... Bunu çütrütecek kanıt sunabilir miyim? Veya biz burada yokuz, biz bir rüyadayız; bak bunu bile iddia edenler vardır. Hatta kanıtlar sunanlar vardır, "Biz yokuz" diyorlar... Bütün bunlar "belki" vardır. Belki de her biri bizim konuşmamızdan sonra, bizleri sürükleyip işkence edeceklerdir; veya uzaylılar bizleri buraya bırakmışlardır. Biz öldüğümüzde tanrıya inananları cezalandıracaklardır. Dikkat ederseniz "belki"lerle, yani Parcal'ın "Ya Varsa" kumarı ile bir yere varamıyoruz. Eğer kumar oynamak istersek; sonsuz seçenek yaratabiliriz. Örneğin bir tanrı vardır belki, ve belki bu tanrı bir tanrıya inanmadığı için, kullarının da bir tanrıya inanmasını istemiyordur. Ve yine belki bu tanrı belki de inananları cezalandıracaktır. Kaldı ki tanrı konusu farklı bir konudur. Tanrı bir peri gibi değildir. Eğer ki bir tanrı varsa, ilahtır, sahiptir, yaratandır. Bir ananın varlığı çocuğu için her neyse, tanrı’nın da insan için yüreği o kadar sevgi dolu olmalıdır. Eğer insanlar acı çekiyorsa, imtihanla alakası olmayan çocuklar işkenceler altında öldürülüyorsa, insanlar açlıktan ölüyorsa; o hâlde böyle bir tanrı’nın var olması mümkün değildir. 

BAWER:

Böyle bir durumda, yani tanrı yoksa; yaşamın da anlamı yoktur demektir. Her şey gelişigüzel, tesadüflerle dolu, öylesine ve boştur. Bizler buraya neden toplandık, konuşmak için. Biz bir bardağı bile elimize aldığımızda, su içmek için alırız. Koca yaşamın öylesine olduğunu iddia etmek kavrayış sahibi olmamaktan ileri gelir. Nesneleri, olguları ve doğayı bir boşlukta devinen öylesinelik ve başıboş olarak algılamamız; evrenin bir plan/taktir çerçevesi içerisinde olduğunu kabul etmememiz; hiçbir zaman bizlere bu sorunun cevabını verdirmez. Her şey anlam ifade ediyor. Evrenin de bir anlamı ve esrarı olmalıdır.

BAGER:

Eğer ki annemiz ve babamız çiftleşmeseydi biz oluşmazdık. Demek ki, varoluş amacımız doğal bir ilişkinin ürünüdür. Bir havucun anlamı nedir? Şu insanda bulunan göbeğin anlamı nedir? Her şeyin anlamı, onu doğuran şartlardadır. Genel bir anlam düşünemeyiz. Bir kedinin, havucun, meyvenin veya sebzenin anlamı her ne ise, bizim de anlamımız odur.

DANYAR:

Her şey amaçsız, başıboş veya rastgele oluşmuş olabilir. Ama ben böyle düşünemiyorum. Yüreğimde bir yerde, bana bir ses, senin bir amacın olmalı yeryüzünde, sen özel bir görev için varsın diyor; bu ses yalan mı atıyor veya yanılgı ile içime yerleşmiş bir duygu mudur?

BAGER:

Zaten bu acı gerçek bizlere dünyada ağır geldiğinden ya da kendimizi yeryüzünde anlamlandırmak istediğimiz için bütün tanrıları ve tanrıyı kendi ellerimizle yarattık. Böylece bu tanrı bize değer verecek, bizim için ölüm ötesinde sonsuzluğu armağan edecektir (!) Hiç kimse, en kötü insan bile, ateşte yanacağına inanmaz. Herkesin içinde bir cennet yatar. Ama herkes cehennemin başkası için yaratıldığına inanır -öyle umut eder. Ve yine herkes gerçek anlamda kötü olmadığına, kalbinin temiz olduğuna inanır. Ateistin derin umudunda saklı duran, (eğer bu Ateist "ya varsa"ya yakın duruyorsa) bir tanrı varsa beni kesinlikle cehenneme atmaz diye düşünüyordur. Çünkü imanı besleyen duygular ve temenniler ise imanı yaratan umutlar ve korkulardır.

BAWER:

Bu duyguları şöyle yorumlayabilirim; korku ve umut, insanın içindeki tanrı’nın sesidir. Allah insanı yaratırken, kendisini bulmaları için bu dugularla donattı.

BAGER:

Ama burada bir varsayım vardır; yani önce tanrı vardır diyorsun, sonra bu yorumu yapıyorsun.

DANYAR:

Tanrı’nın varlığına kanıt sayılabilecekleri ile kanıtları çürütenleri tartıştığınızı zanediyorum. Ne dersiniz?

BAWER:

Evet. Kaba taslak genel çerçeve budur. Fakat ufak bir ayrıntı daha vardır. O da ahlâktır. Tanrı yoksa her şey serbesttir... İlahi bir emir olmasa, insanlar birbirlerine karşı saygı duymak için bir zorunluluk hissetmezler. Kısaca ahlâk hakkındaki kanıtı da aktardıktan sonra, söyleyecek başka önemli konuların kalmadığını söylebilirim.

BAGER:

Hayır... Çünkü tanrı varsa, yoksa; insanı engelleyen insandır. İnsanlar birlikte yaşamak için kendi kurallarını çıkarmak zorundalar. Bu ise hukuktur. Karşıdakinin davranışına göre zaten herkes davranıyor... Bir insan kötülük yapmak istediği zaman, kılıfını da bulur. Hatta tarihe baktığımızda ekseri savaşların, didişmelerin dine dayalı olduğunu görmekteyiz. Kaldı ki, ahlâk sübjektif/özneldir. Her yerde aynı ilkeler işlemiyor. ahlâk, zayıfın güçlüye karşı duyduğu korkudur. Geçmişte yazılan -ilahi olduğu iddia edilen- kitaplardaki kuralları uygulamak mümkün olmadığı gibi, uygun da değildir. Çünkü hayat ileriye doğru akar, yeni ilişkiler ortaya çıkar. Bugünü en iyi anlayan bugünkü insan olduğu için, yaşayan kişiler kurallarını çıkarırlar. Dindar insanların ahlâkı tanrı için değildir. Eğer iyi incelersen, tamamıyla saygınlık istediği için iyilik yaptığını göreceksin. Oysa bir insan vaatler için değil, cennet için değil; faydalı olmak için, iyi olmak adına iyilik yapmalıdır. Bunu söyleyen akıldır. Ayrıca bir tanrı’nın demesine veya cennet vaat etmesine ihtiyaç yoktur. Bu konuda kısaca söyleyeceklerim bunlardır.

Danyar! Sen ne diyorsun, bir de sen anlat; ne anladığını, ne kavradığını...

Arayış Zamanı

Uzun süredir tanrı üzerine diyaloglarda bulundunuz. Cesaretle ve açık yüreklilikle, lafı dolandırmadan anlatmaya çalıştınız. Her ikinizi de pür dikkat dinledim. Bawer'in yürekli bir şekilde ortaya koyduğu inancı ve ona edilen cesaretli eleştirileri analiz etmeye çalıştım. Sizleri dinlerken ne hissettiğime gelince; bazen hayran kaldım evrene, dünyaya ve insana. Bawer'in evrenin sadeliği hakkındaki güçlü hitabı beni bir tanrı’nın var olması gerektiğine götürdü. Bazen de isyan ettim kaotik düzene, acıya, kötülüğe ve tanrı’nın olmaması gerektiği hakkındaki Bager'in düşüncelerinin etkisinde kaldım. Evrene kâh Bawer gibi “imanla” baktım, kâh Bager gibi “bilgiyle” baktım. Sohbet ederken her ikiniz olmaya çalıştım. Öyle ki, bir an kendimi “Tanrı var ve aynı zamanda yok” gibi çelişkili bir hâlde buldum. Sanki iki zıt düşünce zihnimde seztenlenince, ortaya hiç duruşu çıktı ve aynı zamanda kuşku, takip eden hayranlık. Bunlar benim duygularımı, aklımı yansıtan en iyi kelimelerdir de ondan. Bir ses işitiyorum: tanrı bir düzmecedir, dandiktir, insanın yaratımı olan avutucu bir kavramdır. Durgun, bitkin düşüyorum ve yine başka bir ses: tanrı burada, baksana her şey Allah'ı anlatıyor. Bir çöküş meydana geliyor ruhumda, sonra Danyar'ın satırlarını hatırlıyorum: “Bir elimde Kur’an, bir elimde şarap; ne tam kâfiriz, ne de Müslüman”

Ah dostlarım!

Bana çok şey anlattınız

Çok şey kattınız

Biriniz Allah'ın ne olmadığını anlatıp durdu

Diğeriniz düzmece olduğunu

Merak ettim doğrusu; peki ya ne olduğunu anlatacak yok mudur?

Baksanıza isyan edercesine yanan şu kızgın ateşe...

Gecenin karanlığında bizler için yakınıp durmaktadır.

Sanki hepimize susun diyor

Ve yine yüzleşmemiz, göz göze konuşmamız adına tüketiyor kendisini

Keşke!

El-Maarri de buralarda olsaydı: “Senden istemediği şeyleri görüp te zındıklık edenin suçu yoktur tanrım!” diyebilseydi.

Hayyam misali şarap tüketip konuşmayacaktı... Onun meşrebi farklıydı çünkü.

“Gülüyoruz” diyor Maarri; “Oysa ağlamamız gerek, zaman bizleri kuşatıp sarmıştır”

Sizler tartıştınız etraflıca. Ben de konuya dair anılarımla katkıda bulunmak istiyorum. İşin felsefi ve bilimsel kısmının yanı sıra, biraz da insan şahsındaki değerini ortaya çıkarmaya çalışalım. Belki de burada, duygularda gizlidir hakikat. Belki de o kadar bilgiyi, bilginin peşinde koşmamamız için gerekli olduğunu öğreneceğiz zamanla. Bilgisiz olduğunu iddia eden bilginin babası Sokrat'ın durumu ne güzel örnektir. Bir şahıs vardı bilgelik diyarından. Adı gibi Müşerref bir insandı. “Biri benim sarığımı alıp giderse, ben önce itiraz ederim, eğer ısrar ederse alması için yardımda bulunurum” diyecek kadar da dünyaya karşı aldırışı olmayan biriydi. Günlerden bir gün ziyaret ettim. Bayram sabahıydı, mektebine uğradığımda akşamı bulmuştu vakit. Akşam namazını kıldıktan sonra, derin bir Rabıta ile kıbleye dönmüştü. Yatsı namazı kılındıktan sonra döndü bizlere, biraz anlatmaya çalıştı zihnindekilerden. Avvam olarak tarif edilen köylüye birkaç gelişi güzel öğüt verdikten sonra, tabele konumunda olan ilim taliplerine döndü. Tane tane konuşuyor. Konuşmasının arasında geçen şu satırı olduğu gibi aklıma kazımıştım: “Ew baweriya bi delîlan ava bibe, yê bi delîla jî xirab bibe’’ Sarf ettiği sözler bugünlerde tartıştığımız konuyu toparlıyor sanki. “Kanıtlarla inşa edilen bir iman, kanıtlarla yıkılacaktır/yıkılabilir’’

Bawer dostumuzun inşa ettiği bir iman vardır. Onun temelleri delillere dayanıyor. Akla, mantığa ve ilkelere dayalıdır. Bager arkadaşımız inşa edilen imanın temelleri olan delilleri çürüten eleştiriler ve deliller sıralayınca, deliller bir bir yıkıldı. Yıkılmadıysa bile sarsıntı ile yıkıntıya teslim edildi. En azından şunu açıkça diyebiliriz ki, şüpheye götürmeyecek derecede güçlü deliller yoktur. Bir kanıta karşı yüzde beşlik bir kanıt getirilse bile, onda kuşku zuhur eder. Buna “iman” denilemez. İmanın temelleri neye dayanır, kuşkusuz ve tartışmasız olanlara. Oysa tartışılmayacak delil, tartışılmayacak görüş mevcut değildir. Yine delillerle ortaya konulabilecek bir tanrı inancı olamaz. Zira tanrı yapı olarak sonsuz olmalıdır, oysa her delil sınırlı olan akıl ve mantığa, bilime ve felsefeye dayanır. Sınırsız bir varlık sınırlı bir akılla; sonsuz bir güç ufak bir bilgiye esir edilebilir mi? tanrı’nın varlığını bir misal, güneşe benzetirsek; bakarsın ki güneş batmıştır veya güneş ortadadır insan gözünü kapatmıştır. Böyle bir durumda kanıtların değeri “müşahade”ye dayanmalıdır. Müşahadeye dayanmayan bir imanın temelleri söylentilere dayanır. Söylentilerin ise kıyasla, akılla anlaşılacağı ve böylece yanlış anlaşılacağı açıktır. Güneşin batışında güneşi görmeyene güneşi anlatmak beyhude bir çabadır, burada her kanıt yıkıntıya gebedir. Güneşin doğuşunda gözü kapalı birine ballandıra ballandıra anlatman da beyhudedir. Ve yine bizler “illa güneş vardır” önermesiyle yola çıktık. Olmayanları anlatmak, var olup görünmeyeni anlatmaya eşdeğer olsa gerek.

Yıllardır arıyorum tanrıyı. Aradığım varlığı hayatımda tek bir defa görmüşlüğüm yoktur. Görenlerin de gördüğüne dair bir haber duymadım. Görenlerle görüşmedim. Görenlerin olduğunu da bilmiyoruz. “Gördüm” diyenin de aklen, mantıken yalan söyledikleri; 'sınırlı olan gözlerin, sınırsız olan bir kudreti göremeyeceği' ilkesinde saklıdır. Felsefe alanında görmedim Allah'ı. Bilimde gözlemlediğim söylemez ve mümkün değildir. Mantık alanında böyle bir varlığın çelişkileri göze çarpıyor. Ne yerde, ne gökte, ne evimde, ne çarşıda ne de pazarda; hiçbir yerde bulamadım hayatımın arayışı tanrıyı. Bir gün olsun tanrı’nın bana gelip “işte ben buyum” dediği de yoktur. Ne evrenin dışına sığdırabilmişim “aşkın varlık tanrıyı”. Ne de içime sığdırabildim “atman” misali. Lâkin ergenliğin düşünceleri şunu vaaz ediyordu bana: Allah'ın sığabildiği yer kalptir. Lâkin o da tatmin için yeterli değildi. İçim içimi gıdıklıyor, bir türlü sığdıramamıştım böyle bir varlığı kalbime. İşin korkunç yanı ucu benliğime dokunuyordu. Daha tehlikeli sorulardı bunlar. Çocuğukluğun bitiminde filizleniyordu sorular. “Kimim ben?”, “Niçin yaşamaktayım?”, “Neden yaşamalı?”, “Ne yapmalı?”; sahi biz kimiz, insan nedir?

Daha korkunç fikirler. Daha korkunç realitelere hazır olmalıydım. Ölüm bir gerçektir nitekim. Ona varmayacak olan henüz doğmadı. Ölünce ne olacağız? Bütün kasvetli yaşamın armağanı mıdır şu ölüm gerçeği veya bir bitimin gerçek bitimi midir? Sahi ölünce benliğimiz sökülüp hiç mi olacağız?

Doğrusu Ali Şeriati'nin gençliğinde sözlediği şu sözler içimi okuyor gibiydi: “Tanrım! Sen var mısın, yok musun onu bilmem. Ancak şuan bana lazımsın”

Bütün yakarışların durumum için kurtarıcı olmadığı aşikârdı. Eğer tanrı olmuş olsaydı ağlayışıma cevap verirdi. Zavallı duruma düşen hâlime acıyıp bir işaret yollardı. İbadetime, dualarıma, yakarışıma neden cevap vermiyordu?

Çaresizliğimin vardığı durum belliydi. Hâlimin bana göstereceği tek olgu, bir tanrı’nın var olmayacğı gerçeğiydi. Evet, artık benim için “Tanrı yoktu”. Ben vardım, çevrem vardı, arkadaşlarım vardı, içerisinde bulunduğum ortam vardı ve acı gerçeğin belirtisi ise yalnızlık hissiyatıydı. Yalnızdım... Yapayalnız... Tanrı’nın umurunda mıydı veya durumumu, derdimi paylaşmayan bir tanrıdan bana ne? Eğer o durumda bir tanrı varsa, benim çektiğim acılar ona zevk mi vermiş olmalıydı, yoksa o da benim gibi çaresiz mi olmalıydı... Böyle birine tanrı/ilah demem için bir neden kalmıyordu zaten. O hâlde kendime ateist dememem için hiçbir neden kalmamıştır doğal olarak. Evet, tanrı yok... Ama tanrıya “yoktur” demem benim gerginliğimin azalması için hafifletici bir sebep olmadı. Madem tanrı yok neden hâlâ gerginim? Gerginliğimin doğuracağı tek sonuç mutlak karamsarlıktan başka bir şey değildir. Eğer hâlâ düşünüyorsam arıyorum demektir. Çünkü ben artık tanrı’nın değil ama gerçekliğin peşindeydim. Bu sefer beni bekleyen sorular arasında kıvranmayı karşıladım. Karamsarlığım yükseldi, umutsuzluk kapınımı çaldı, hiçlik bana misafir oldu, gün be gün çöküşten meydana gelen hayatım karanlığa boğuldu. Sonsuz bir varlık! Ve sonsuzluğu düşünebilen bir beyin, bir akıl, bir ben! Korkutucu geliyor değil mi? Düşünsene... Sonsuz bir 'öylesinelik'... Hiçbir şey yerine bir şey, bir varlık, bir benlik ve benim benliğim... Neden buradayım? Düşünüyorum... Varım... Neden düşünüyorum? Bunun bilimsel açıklaması yapılabilir. Beynin çalışma biçimi ortaya konulabilir. Hatta varlığın bütün bilimsel analizleri önüme konabilir. Ama yine de arıyorum! Ama neyi? Kimi gücü arıyor, kimi siyaseti, kimi makamı, kimi eğlenceyi; herkes arıyor aslında. Peki, aranılana ulaştıktan sonra neden yine arayış devam eder? Sonsuz bir tatminsizlik… Ben de arıyordum... Kendimi arıyordum... Kendimi, gerçekliğimi arıyordum. Peki, arayan kim? Benim... O zaman buradan başlamalıydım: 'Ben kimim?'... Ben Danyar, Kermanşahlıyım, baba adım Siyamend, anne adım Berçem... Bu benim kimliğimdir. Kimliğimde bunlar yazıyor. Peki, bunlar ben miyim? Hayır... Memleketim ben değilim, babam ben değilim, annem ben değilim, ismimi ise başkası bana vermiştir. Peki ya ben? Beni kim verdi? Cinsel ilişki sonucunda oluşan bir ciğnem et parçası... Doğdum, büyüdüm, yürüdüm ve buradayım. Bilimsel olarak ben buyum. Hücrelerden oluşuyorum; protein ve atomlardan ibaretim. Bu gerçeği kabul ediyorum... Ben buyum doğrusu... Bir yığın madde yığını... Süper bir hayvanım... Hayvanın en gelişmiş türüyüm. Fakat içimde saklı duran sonsuzluk ateşi bunu kabul edemiyor. İçimde kıvranan bir sonsuzluk ateşi var. Kalbin bir bölgesine verilen bir isim var: “atrium”... Avesta dilinde ateş demektir... İşte her insanın yüreği bir ateş misali yanıp tutuşuyor. Bir şeyleri arzuluyor. Sonsuzluğu, muhteşem yaşamı, alaca bir varlığı özlüyor... Doğrusu neyin peşinde olduğumuzu bile bilmiyoruz. Şimdi sizlere soruyorum... Samimiyetle cevaplayın dostlarım. Siz, siz cevapladınız mı bu sorularınızı. İçten, içinizden yükselen sese kulak vermek istiyorum. “Tanrı var” veya “Tanrı yok”... Bu ikisinden hangisini söylersem bu özlemim sonlanacak. Dudaklarımdan bir iki sözcük akınca yüreğim sorularının sonucuna varacak mıdır? Sen söyle Bager! Söyle bana, samimiyetle, özenle; bir tanrı vardır veya yoktur; sen “Tanrı yoktur” derken bunu içten içe süzülerek mi dersin? Zerre kadar bir şüphe bırakmıyor musun? Sen söyle Bawer, rica ediyorum, rica ediyorum içten içe söyleyin, içinizi dökün. Bawer, sen “Tanrı vardır” derken, içinin sesini, kuşkularının yükselen sesini işitiyor musun? Emin misin var olduğuna? Benimle aynı problemleri paylaştığınıza emin olmak istiyorum. Yoksa ben mi deliyim. Yoksa siz mi gerçeklerden eminsiniz de ben deliyim. Eğer ben deli isem, o hâlde sizden biri de mutlak deli olmalıdır. “Tanrı ya vardır, ya da yoktur”... Oysa ikinizden biri hatalı olmalıdır. Bana sorarsanız ikiniz de iç sesinize kulak verdiğinizde bunun net olmadığını göreceksiniz. Ama sadece sizden samimi bir itiraf, içten bir söz işitmek istiyorum. Hadi Bager sen söyle, sen söyle, nedir senin emin kararlarının arkasındaki duygular?

Aslında hepimiz aynı problemlerle uğraşıyoruz. Her birimizin düşündükleri aynı şeylerdir. Belki de birbirimize benzememek adına fikirlerin kulları oluvermişiz. Peki, ya ortak akıl, ortak duygular, ortak taslaklar. İnsanın içinde biriktirdiği, içine indirdiği, içine gizlediği ve sloganlarla ifadeye dökmek zorunda kaldığı reel duygular nereye bırakılmalı? Tanrının var olduğunu söylemek olumlu duyguların dışa vurum biçimi iken, tanrı’nın yok olduğunu dile getirmek olumsuz gözlemin dışa vurulmuş şeklidir. İnsanın yapısı olumlu ve olumsuz duygularla donanmıştır oysa. Benim yaptığım bir iddialaşma değildir; insan gerçekliğinde saklı duran reel duygularla alakalıdır. Tüm karamsar, olumsuz, tahripkâr ve yine bütün olumlu, iyimser, ahenk dolu duyguları Arayış Felsefesi içerisinde eritmek iyi olacaktır. İsteğim ikinizin bir bedende buluşmasıdır, iki sivri ucun buluşması ve hesaplaşması. Kendisini sorgulaması, tanrıdan öte 'Benliğin' üzerinde, Ben'in ta kendisi üzerinde gözlemci konumunda olmaktır. Şimdi 'var' ile 'yok' arasında şekillenen muazzam sentezi, dehşet boşluğu gördünüz mü? İşte insan budur! İnsan bir boşluktur, boşluktan ibarettir. Onu doyuracak olan bütün fikirler geçicidir, anlıktır; insanın yüreğinde meydana gelen kaotik boşluğu, kara deliği fark edin. Hayatta sadece 'anlam' mı vardır, yoksa 'anlamsızlık' mı? Hayır! Her ikisi de. İnsanın kara delik gibi sonsuzluğa açılan yürek kapısı, sahte fikirlerle kapatılmıştır. Benim yaptığım bu sahte fikirleri oradan kaldırmaktır. İnsan neden içini dökmek ister? Çünkü: İnsanın kara delik gibi sonsuzluğa açılan yürek kapısı dünyasal sahteliklerle dolmuştur. O yüzden, insan kendisinden üstün gördüklerine para ödeyerek derdini anlatır; psikologların büroları bu yüzden doludur. Duygu ve düşüncelerini açıkladıktan sonra, dinlenmediğini ve küçümsendiğini hisseden her insanın durumu hayal kırıklığıdır. Ahlâkın değeri insanlara saygıdır, duygu ve düşüncelerini dikkatle dinlemek ve ona karşılık vermektir. Takdir etmek ise erdemin bir ilkesidir. Anlamı şudur: ''Benim yapamadığımı sen başardın...'' İnsalık, birbirine bu alçakgönüllülüğü gösteremediği için -yüzleşememek için direndi. Yüzleşmek gecikti. 

Bu düzlemde hikâyeme dönecek olursam; orta düzeydi bir ailede dünyaya geldim. Hâlimiz keyfimiz yerindeydi. Annemi küçük yaşlar iken kaybettim. Geriye kalan hayatımı ailemden ayrı kalarak yaşadım. Gün geçtikçe kötüye giden ailemin ekonomik durumu, salt okumakla yetindirmedi beni. Çalışmak zorundaydım; minet duygusunu aşmak ve ergenlik gururum için. Kimsenin bana 'çalış!' dememesi ise ayrıca bir tahrikti belki de. Ekonomik bağımsızlığım için kasabada kalan ailemi terkettim, şehirde çalışmaya başladım, günün şartlarında işim fena sayılmazdı. İşsizlik ortamında Gazete Bayii'de aldığım gazeteleri bisikletimle evlere, iş yerlerine, abonelere bırakıyordum. Yaklaşık 6-7 saat sürerdi. Biraz hızlı davrandığımda bu 5 saate kadar inerdi. İşimin zorluğu kış şartlarında bisiklet sürmek ve ısınma problemi dışında, genel anlamda, sene boyu rahat denilebilirdi. Kış mevsimi, kaç defa buzlanmaya takılarak düştüğümü hatırlayıp hayıflanıyorum bazen.

Gazete ücretlerini ayın onbeşinde topluyordum. Bazı aboneler bana ödeme yaparken, bazıları ise Gazete Bayii'ye uğrayıp ödemesini yapardı. Doğrusu zengin kısmı, yani az bir kısım dışında hepsi de bana ödeme yapmayı tercih ederdi. Zengin ve durumu yüksek olanların derdi güvensizlikti, birkaç kuruş takarım diye. İşin özü ise fiyatlar her zaman sabitti. Bana güvenmedikleri için ve benim gibi 'eleman' konumunda olan birini kaale almadıklarını hissettirmek için bu ayrımı yaptıklarını biliyordum. Yoksulların davranışları daha samimi ve güven dolu idi. Hem güvenirlerdi, hem de yeri gelince bahşiş verdiklerini görürdüm.

Günlerden bir gün zengin tayfadan birinin kapısında gördüğüm not, bütün duygusal koşulları etkileyecek olan duygusal değişimin ilk işaretiydi. (''Bu ayın gazete ödemesini evden alıyorsunuz!'’)

Kapıdaki notu gördüğümde kapıyı çaldım, bir çocuk kapıyı açtı: ''Gazete ödemesi için gelmiştim, kimse yok mu?'' dedim. Kapıya doğru birinin geldiğini fark ettim. Başımı kaldırdım; esmer, orta boylu, son derece şık ve büyüleyici bakışlarıyla bana doğru yürüyen bir hamım efendi. Sanki gözler ışık çalıyordu; yüreğime düğüm atıyor ve ruhumun derinliklerinde yeni bir duygu inşa ediyordu o an... Gazete ödemesi bahane, her şeyi ile bütün dünya şahane gözlerimin önünde. Sanki bütün duygularım gözlenmişti o kız yaratılırken; her şeyiyle uyum hâlinde, bütün duygularımın istencini karşılayan, kalp atışlarımı hızlandıran karizmatik ve ileri güzelliğin kutsal mabedi. İnsanın ne yapabileceğini bilemediği durumlar, belki de insanın kaderini belirleyen anlardır. Böyle bir an! Heceledim; ''Ka... Kapıdaki notu okudum, okudum da'' ''Doğru' dedi... ''Babam, bu ay ofise gelemedi, gazete ücretini bize bırakmış...''

Köşkleri andıran ev, son model arabalar, lüks yiğim, benden uzak bir yaşam tarzı... Öte yandan her şeye layık, güzeller güzeli, kâfdağı'nın anka kuşu beni fark bile etmeyecekti. Akıl dışı da olsa öğrenmek istediğim ismini, bir bahane ile bilmeliydim. ''Hanımefendi...'' dedim, ''Makbuz kesecem, isminiz nedir?''... ''Serap...' dedi, sonra ''Babamın adına olacak, benim adımı neden sordun...'' dese de, 'yanlışlıkla oldu' deyip ismini öğrenmiştim: Serap!

Hayat, âşkın bütünlük kazanmamış biçimidir. Acı çekmek, ıstırap, karamsarlık, sıkıntılar, daralma, içe çekilmek, yenilgi duygusu ve eziklik; hepsi ışık misali âşkın ortaya çıkışında belirginlik kazanır. Öte yandan anlam, amaç, gizem, derinden bağlılık, şiddetli sevgi, muhabbetin doruk noktası, zirveleşmiş mutluluk, heyecan, çoşku ve sevince dökülen bir acıdır âşkın tarifi. Sabırsızlığın verdiği tüm acılı duygulara rağmen âşk hâli pişmanlık tattıran bir duygu değildir. Tersine âşığın kamçılanan tüm duyguları sevgiyi ileriye düzeye taşımak ister. Âşıkların sembolü Mec'nun şöyle dua ediyordu: ''Allah'ım âşkımı arttır'' Serap'ın da âşkı gizlenmiş duygularıma açığa çıkarttı, diriltti beni. Hayatıma anlam katan, yön veren, yaşam soluğumun kendisi olan bu amaca dur deme şansım olmayacaktı. Zira şöyle iç geçirecektim;

‘’Şüphesiz ki sen! Önünde secdeye varılacak, tapılmaya gidilecek tek varlıksın...

Kasem olsun varlığa, senden gayrısı olmayacak hayatımın kadını aranan. Duygularımda kamçılanan. Yaşama istencimin içreğinde değer kazanan’’

Bir amaç hâline dönüştü. Müzik dinlerken duygularımı dirilten o’ydu. Gezinirken beni gözlediğini hissettiğim sahibim, şiirlerimi kaleme alırken küçük dünyamda yaşam bulan tek varlıktı zira. Yürüyordum, arıyordum, dolanıyordum, deli misali kaçışıyordum dünyadan! Tanrıyı aramak adına sarf ettiğim çabanın ürünü, boşlukta kalan içrek dünyamın odak noktası olmuştu âdeta. Bedenimin meditasyona dönüşen her zerresi onun âşkıyla kaplıydı. Ne var ki, platonik bir âşktı. Haberi bile yoktu Serap'ın tüm olanlardan. Ben onu yüreğimin tüm anlarıyla doldururken, beni dikkate almış mıydı kendisi? Belki de, tüm bu olanlar karşısında onun düşündüğü kişisel yaşamı, giyim kuşamı, başarı hırsı ve çevresi içerisindeki tavırlarıydı, süslenme arzusuydu. Belki de yanılıyordum, her kadının beğenilme duygusuyla olsa gerek ki, bakışma nezaketini sergilememişti. Fakat iç çelişkilerime su serpecek, içkin sorularıma cevap verebilecek tek adret yine O'ydu. Bazen içime doğan bireysel korkularımın verdiği bir dürtü ise şöyle diyordu; ya seni azarlarsa! Bir soru, bir sorunun cevabını almak bu kadar mı zordur. İşte toplumsal, sınıfsal ve cinsel uçurumun kenarında kıvranan bir arayışçının korkulu dünyasında açığa çıkan tek engelleyici unsur bu olsa gerek: ''Ya azarlanırsam, ya rezil olursam!''. Ve yine başıma bela olan başka bir duygu gururdu. Gururluydum, her şeye rağmen, gururumun incinmesi beni bitirecekti. Hikâyem boyunca gururumun verdiği en büyük zarar, hiçbir kıza 'çok güzelsin' veya 'seni seviyorum' dedirtmedi. Âşk ile gurur arasında kıvranan benliğime acıyacak, ne tanrı ne de başkası olmuyor. Uzun süre âşk ile gururum arasında kıvranıp durdum; arabeski duyguların verdiği kaotik küçük dünyamla yetindim. Uzunca sorgulamamın ve kıvranmamın gururumu yendiğini hissettim, orada bir yerde âşkın kazandığına tanık oldum. Yine de karşısında âşkımı dile getirebilcek bir cesarete sahip olamazdım. Olsa olsa küçük kerdeşinin avucuna sıkıştıracağım bir not bu ilanın aracı olacaktı. Elime aldığım kalemden kâğıda şu satırlar döküldü;

''Bir amaç gütmeden sizlere yaşamın doğal bir sonucu olan âşkımı itiraf ediyorum. Buna mecburum, beni bağışlayın lütfen! Sizden karşılık almak, takdir almak üstünlük olacaktır. Ancak bu kadarını almak elbette sıra dışı olacaktır benim için. Sadece şunu bilmenizi istiyorum; her anımı aldığınızı, bütün hayatımda yer edindiğinizi; gezerken, konuşurken, düşünürken, otururken, nefes alırken -beni çılgınca duygulara iten simanızdır, ismiyle müsemma varlığınızdır- bunu bilmenizi. Kimsem kalmadı sanki her şeyim oldunuz birden. Önünüzde eriyorum, eğildim, bittim, tükendim; bu tükenişimin farkında olmanız ve bunu bilmeniz adına, belki de bir süreliğine yüreğime su serpecektir umuduyla kaleme aldım bu satırları...'' Işığınızın Kölesi: Bendeniz Danyar...

Kâğıdın bir köşesine telefon numaramı imkânsız bir umutla ekleyip yolladım. Günler geçti, haftalar kol gezdi, bir yıla aşkın bekleye durdum. Bilinçli bir gizlenme dönemiymiş gibi, simasına hasret kaldım. Bırakın cevap vermeyi, sanki umursamayışın en katı biçimini sergiliyordu bana karşı. Yoksulluğumdan, eleman konumunda olan varlığımdan utanmıyordum; ancak sergilenen umursamayış, her dakika bana yoksul ve eleman konumunda olduğumu hissettiriyordu. Hayat haddimi bildirdi. Yok sayılmak, umursanmamak, hiç yerine konulmak, aşağılanmaktan daha beter, daha aşağı bir durumdur. Yalnızlık duygusunda kendime dedirttiğim 'keşke yazmasaydım'dan başkası değildir. Yapabileceğim tek şey ise isyandı... Kadere, varlığa, kendime, her şeye; aldığım yaşam soluğuna kadar. Tek taraflı sevginin, platonik âşkın koşulları gelişiyordu bende. Âşkın tüm güzelliği kayboluyor, çirkin ve kirli bir duygu hâline dönüşüyordu gün geçtikçe. Sevgi pırıltılarıyla misafir olan âşkın varacağı nokta kara sevdadır. Artık tüm varlığı kuşatan, duygularımı içten işgal eden bu duygunun tarifi olanaksızdır. Geçtiği yollar, bakıştıkları, kanbağı ile bağlı bulunan herkes kutsaldı. Oturduğu sokaktaki her zerre kusursuzdu. Günlerden bir günün anısı, duygularımın dönüşümünde, zirveleşen âşkımın alevlenmesinde rol oynayacaktır. Bir gün evlerine yaklaşan bir araba ile benim kapılarına gazete bırakmam aynı lahzaya denk gelir. Serap'ın oturduğu ev, Kâfdağı'nın gizemkârlığını aratmıyordu -benim için. Kâfdağı'ndan inercesiye dışarı çıkınca Serap, sanki otuz kanatlı bir Sîmurg, bütün âlemi sembolize eden otuz kuşun birleşimi bir Anka Kuşu belirdi gözlerimin tam önünde. Zarif ve asil, tümüyle mükemmel… Tanrı’nın yaratmak adına olağan iradesiyle çalıştığı âşk abidesi. Evrenin ve varlığın tüm gizemlerini bütünleştirdiği, özetlendiği bir simaydı -tüm olanlar. Gözlerimin önünde gerçekleşenler, benim için, böyle şekilleniyordu. Ancak, benim gazete bırakmak için geldiğimi gördüğünde, hızla arabaya doğru koştu; kendisini ziyaret etmek adına gelen uzun saçlı, uzun boylu, aristokratlara benzeyen sevgilisiyle gülüşmeyle karşılaştı. Bununla yetinmedi! Önce yarım yüz bana baktı, sonra sevgilisini yanaktan öptü, ''Aşkım Hoş geldin!'' dedikten sonra dudaklaştılar birkaç saniye... Koklaştılar... Hiçleştirdiler beni. Ezdiler, ezik duygularımın derinleştiğini, baktıkça basitleştiğimi, orada durdukça kahrolduğumu gördüm, kahroldum, kahrımdan öldüm. Gevşedim, hayal kırıklığını tattım; sanki Serap'ın uzun süreden beri bana vermek istemiş olduğu fiili mesajdır bu: ''Sen kimsin ki. Benim için bir hiçsin, değerin yok, hadi ordan, ikile bakalim çocuk!''... Orada sevgilisinin beynine bir kurşun sıkmak, beynine bir kurşun sıkmak, beynime bir kurşun sıkmak ve böylece kendimi hissettirmek geçiyordu içimden -ben de varım, demek. Öbür gün bir not daha kaleme dökmek istedim, artık otantik satırlar yazılacaktı; ''Allah belamı versin, çünkü seni sevdim. Âşık oldum, sana değer verdim. Allah senin de belanı versin, çünkü senden karşılık değil, insanlık bekledim...'' Hoşçakal...

İşten hızlıca ayrılıp şehir dışına çıktım, bir süre şehir dışında kaldım. Bir defasında intihara kalkıştım, sonuç vermedi. İntiharın sonuçsuz kalması, bana ''Biraz daha yaşa!'' mesajını veriyordu, böyle hissettim. Serap'tan aldığım tek hatıra, sokaklarında aldığım bir avuç topraktı. Her gün kutusundan çıkarıp avucumla sıkardım -birazcık yakınlaşma duygusunu tatmak için. İş hayatım altüst olunca ve hayatımın düzeni değişince; âşkı, isyanı, bitkinliği, çaresizliği öğrendim, bu en çok benim olgunlaşmama yaradı. Konuşmadan kesilmek, yemekten kesilmek, yaşamdan kesilmek; işyerinde ustam olan Medain'in şu sözünü hatırlatıyor bana: ''Danyar! Ruhu çekilmiş bir cesede benziyorsun, sanki ruhunu çekmişler...'' Bütün bu olanlar bir telefon mesajıyla ilginç bir hâl aldı: ''Sizi yarın akşam evde bekliyorum. Ben Serap'' Gözlerime inanamadım, çoştum; beni davet ediyordu, ama niye, dalga geçmek için mi, yoksa pişman mı olmuş? Şaşkınlığımı bir yana bıraktım, işimi hemen bıraktım, hesabımı kestim, biletimi aldım ve akşama doğru Serap’ın oturduğu semte yaklaştım. Geçtiği yollar, yürüdüğü sokaklar, soluduğu hava, baktığı yurt; benim için kutsal mekân değeri bu semte vardığımda, onun âşkı alevlendikçe alevlendi. Sevgisini ve hasretini yüreğimde biriktirip getirmiştim. Elim varmıyodu kapılarını çalmaya, dilim varmıyordu konuşmaya. Yine her zamanki gibi Anka Kuşu gibi yuvasından çıkmıştı. Kâkülleri, güzelliği, nefesi, varlığı tam da önümdeydi. Hiç bu kadar yakınlaşmamıştım, elini tutmuştum. Efsaneleşen güzelliğiyle yaklaştı, kulağıma şu sözcükleri fısıldadı: ''Beni seviyor musun, benden hoşlanıyor musun?'', ''Bu nasıl soru'' dedim, ''Size âşığım, gözlerim kör olmuş, sadece sizi görüyorum...'' Hiç değişmemişti Serap. Her zamanki gibi, yine ukalaca cevap verdi: ''Ya! Demek âşıksın, kuruntudur, fantezidir, hayaldir; ama hoşlanıyorsan o ayrı'' dedi.

''Doğru!'' dedim. Kuruntularımın peşinde olabilirim. Hasta olabilirim. Benim âşkım fantezilerden ibaret olabilir. Fakat sizin kuruntu dediğiniz şey, hayatıma yön veriyor. Her anımı işgal eden, yaşamıma şekil veren; işimi, düşüncemi, yurdumu değiştirebilen bir 'kuruntu'nun hiç mi değeri yoktur senin için?

İçten, yürekten dile getirdiğim bu cümleleri duymazdan gelerek, ''İçeri gelir misin?'' dedi. İçeri girdiğimde, oturmama fırsat vermeden önüme geçti, tıpkı eski sevgilisine yaptığı gibi boynumu tuttuğu gibi beni üzerine doğru çekti. Önce yanaklarımla oynadı, okşadı; sonra yabani bir tür misali dudaklarımı emmeye başladı. Beni yatak odasına doğru sürükledi, yatağına yatırıp üzerime çıktı; göğsünü göğsüme, gözlerini gözlerime, dizlerini dizlerime dayayıp tüm tahrik kudretini ortaya serdi. Âşkın gizemi yok mu oluyordu, yoksa bu yeni bir başlangıç mıydı? Önünde secdeye kapıldığım kadın, benimle yekvücut olmuş; tüm mahrem kapılarını bana açmıştı. Hayalini dahi kurmaktan çekindiğim tüm hazineleri önümdeydi, vahşi bir kasırga misali üzerime üzerime geliyor, profesyonel gücünü bana gösterme şerefinde bulunuyordu. Gecenin zifiri karanlığının sessiz atmosferinde cinselliğin tüm psikolojik etkilerini hissettim. Cinselliğin salt biyolojik bir birleşimden ibaret olmadığını, âşk sarhoşluğuyla talep edilen bir hazine olduğunu, tüm yönleriyle keşfettim. Bir kusurla; orada erkekliğini ıspatlamaya çalışan aktif bir üye değil, cinselliği öğrenmeye çalışan bir çırak, kadının aktif gücü karşısında eriyen edilgen bir nesne misali kıvranıyordum. Cinselliğin yoğun hareketliliği olağan gücüyle sessizliğe gömülünce, bedenim tümüyle sakinleşti. Dingin ve hareketsiz... Birkaç dakikalık aradan sonra, kulağıma fısıldanan şu sözleri hatırlıyorum: ''Danyar! Sevgilimden ayrıldım, bu gece sana aidim. Dilediğin gibi yaklaşabilir, bütün hayallerini gerçekleştirebilirsin. Âşk saçmalığını bir kenara bırak... Bana sahip oldun artık, keyfini çıkar''

Bu sözler sarf edilirken, Serap'ın yüzündeki kutsal âşk parıltısı sönmeye başladı ve Serap'ın yerini güzel ve alımlı bir kadın alıyordu. İstediğime ulaştıktan sonra, gizem bitmişti; başımdan aşağı soğuk sular dökülmüştü sanki. O ulaşılamaz, yükseklerdi kadın, sıradanlaşıyor; uğruna yaşam hikâyemi odakladığım anlam, bütün çıplaklığıyla önümdeydi... O'nu omuzlarımdan tuttuğum gibi kenara attım; kaba ve ilkel bir haraketle, kapıya doğru koştum; ''Sen aradığım kadın değilsin, sen cadısın; beni cinsellik peşinde gezen bir sapık mı zannettin'', ''Sen'' dedim, ''Aşkı cinselliğe indirgeyecek kadar alçak bir cadısın'' Arkamdan o da söyleniyor ve beni suçluyordu; bana, sokak serserisi falan diyordu. Fakat bu suçlamaları duymuyordum bile. Zira yüreğimde oluşan ani boşluğu, kaosu, arayışı, didişmeyi orada çözümleyecek güce sahip değildim artık.

Önünde secdeye varılacak tek varlık; şimdi sıradan bir kadın, hatta kötü ve ukala bir kadındı. Ancak sayısız kadın arasında bu ukalayı seçmemdeki sebepler makul bir zemine sahip olmalıydı. O'nda zuhur eden âşk parıltılarını, onun vücudunda bulamadığım için mi? Son derece profesyonel bir kadındı; güzelliği yerinde, fakat sayısız kadın arasında belki de en güzelleri arasında yer alabilecek türen biri. Yanı sıra benim yaşam hikâyemin ve varlığım yegâne amacı olabilecek türde ve çapta değildi. İşte burada! Serap'ın atom ve moleküllerden oluşan vücuduna değil, belki de onu Kıblegâh ve Tecelligâh edinen Yaratıcı parıltıya odaklanmıştım. Bir araç, bir vesile, bir neden, bir simge, bir işarettir bana. O'nu put edinmemin doğru olmayacağını anladım ve anladığım gibi terkettim. O'nda gördüğüm, içimde ve yüreğimde biriken duygularımın ta kendisiydi. Büyük kozmik evrenin gizemkâr ruhunda kavrulan nice âşığın çırağı konumundaki ben; mürşidimi aşmış, ilahi parıltıların yansımalarına mazhar olmuştum. O'nu beşeri düzeye indirgeyecek kadar geri gidemezdim; benim için daha bu yolun başlangıcı, tanrısal öze odaklanmanın ilk adımı olmalıydı. Evreni ceberrut gücüyle yöneten bir tanrı mı, yoksa tanrısallık mı? Bu noktada insanın sınırsızlık kazanan sadistane duygularından kaçışıyorum. Yok, böyle bir tanrı! Lâkin fil'hakikat kasem olsun ki, insanlığın yüreğine kazınan her ilahi parıltı, bizlere 'ben sendeyim, sende bir işaretim' diyen sonsuzluğun sesine ağızdır. Arayışın doruğunda yaşanacak olan her 'yükseliş', bu parıltıyla dolmanın yüceliğini tezahür eder. 

Gittikçe dinginleşir ve sakinleşir ezeli hikmet: ‘’Sirrê wehdet ji ezel girtiye heta bi ebed. Birliğin gizemidir bu, kuşatır ezelden ta ebede’’ (Melayê Cizîrî) Tıpkı sussuzluktan kırılan bir insanın uçsuz bucaksız bir sahrada dolanmasına benzer, gittikçe artan bir sussuzluk ve gittikçe her tarafı su zannetme kuruntusu; sahrada dolanan bireyin ölümü beklemekten başka nasıl bir çıkış çaresi olabilir, böyle bir durumda inkâr ne fayda; işte kişioğlunun tanrıyı arayış serüveni, gittikçe gizemi büyüyen bir muamma, ilahi âşk! 

Kişioğlu önüne gelen her işareti ihtiyacına yorar, her saniye ve her dakika bu sonu gelmeyen arayış için azaptır; başlangıçta aranan şeyin kıymeti pek yüksek değildi ancak, arandıkça ve bu uğurda çaba harcandıkça, üstüne üstelik kişioğlu ihtiyacıyla birleştikçe, arananın gizemi içsel dünyaya birer hançer misali gedikler açarak ilerler, açıldıkça bir gedik diğer bir gediğe neden olur bozuluş. Kişi elde edebildiğini aşar! Gerçekten de kişioğlu himaye edip kuşattığı şeylere hor gözle bakar, yanı sıra ulaşamadığı şeylerde ise son derece aceleci ve son derece tepkisel davranır; kişioğlu ulaşamadığı şeyi ya inkâr eder, ya da o’na tutkuyla bağlanarak yaşamayı tercih eder. Bu nedenledir ki ilahi olan ulaşılamaz, ele geçirilemez ve sonsuzluğu kuşatır bir yükseklikte durduğundan, iki tavırla karşılaşmıştır hep; tarih boyunca insanların çoğunluğu bu ulaşılamaz yüksek değeri inkâr edip kulak asmamışlar ya da bir alternatif üretip o’nunla oyalanmışlar. Putperestlerin yaptığı şey, ulaşılamazın bir sahte kopyasını göz önünde bulurdurup o’na sahiplendiğini kendine kabul ettirmekten ibarettir; oysa o yüksek ve ulaşılamaz ilahi birlik karşısında pek az kimse teslimiyetle yaklaşabilmiştir. 

Zaman ile mekân günlük yaşantımız için vazgeçilmez birer gerçektirler. A. Schopenhauer, üç boyutlu zaman (geçmiş, şimdi ve gelecek) ile üç boyutlu mekânın (yükseklik, genişlik ve uzunluk) insan tarafından kontrol edilmeye çalışıldığını ifade eder. Hâlbuki zaman ile mekân insanı kuşatırlar; her hareketimiz bir mekânda gerçekleşir, mekânız bir şey hareket düşünülemez. Ve geçen her anımız bir süreç içerisinde meydana gelir ki hareketsiz bir zaman, zamansız bir hareket tasavvur edilemez. 

Bu iki kavramı insan hayatından çekip aldığınızda, bilgi, mantık kuralları, hayatın kendisi, varlık adına ne kalır? Eski Çağlardan beri zaman kavramı insanoğlunu oldukça uğraştırmıştır, mekân kavramı gibi; Eski İran’da zamanı esas alan bir dini inanç olarak Zervanizm’in dayandığı ana ilke zamandı; her şey zamandan oluşuyordu, Ehrimen ile Hürmüz o’nun çocuklarıydı. İnsan mantığı için son derece ayakları yerden kesik bir hakikatmiş gibi görünen zaman, aslında hareketliliğe bağlı gelişen bir süreçtir. Nihayetinde bir yaklaşım biçimi olmakla birlikte, bizler her şeyimizi zamana bağlı biliriz; zihnimizde devamlı olarak bir geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman tasavvuru yer alır. Zamana yüklemiş olduğumuz değerler göreceli olabilir, gezegenimizin dönüş hızına bağlı olarak bir gün yirmi dört saat iken, başka bir gezegende zaman etkinliği çok farklı gerçekleşebilir, böylelikle A. Einstein tarafından ortaya konulduğu gibi zaman mutlak olmayıp göreceli bir süreci tanımlar. 

Müthiş bir keşmekeş, kimine göre muhteşem bir ahenk, kiminin ayaklarını yerden kesen şu hükümdarlık; şu hükümdarlıklar neyin nesidir, söyler misin? Gökyüzünde dönenler yeryüzünde dönüyor, tanrılar arası hiyerarşiye hayran mı olalım? Kuşkusuz her bir anımız bir sürece bağlıdır, zaman bizleri kuşatıp durmaktadır; zamandan hâsıl oldu tüm bunlar, Angri Mainyu ile Ahura Mazda. Zervan’ın tahtı gizemlidir, bir o kadar aldatıcı, bir o kadar göreceli, kişiye göre değişebilen, hiçbir mutlaklığı olmayan. Zervan zamandır; zamanın gizemi yüksekti, insanlar için ulaşılmaz. Oraya da bir tanrı yerleştirdiler. Bütün gizemlerin ardında birer tanrı çıkıyor, her çözümlenemeyen gerçeklik bir tanrı olup çıkıveriyor çünkü.

Akıldan uzaklaştıkça saçmalıyoruz; saçmaladıkça yeni saçmalıklar elde ediyoruz, çünkü acizlik bunu gerektiriyor. Bizim elimizde her zaman cehaletten ileri gelmiş bir hikâye kenarda duruyor, her zaman bu konuda tedbirliyizdir. Bilgimizin bittiği yerde mutlak değerler yaratıyoruz: yer yoktu, gök yoktu, şekiller yoktu, hiçlik hâkimdi, hiçlikten varlık yaratıldı. Çünkü hiçlik işimize geliyor, varlık her zaman önümüzde bir engeldir; hiçlik bir iflastır, pes edişin ilanıdır.

Fiziğin yasaları zorlandığında, Matematik üretemediğimizde, deney ve gözlem yolu kapandığında, bir şiir söyleyemez hâle geldiğimizde, işte o zaman, işte o zaman gecelerin sessizliği bozuluyor, alacakaranlık bir kurban bekliyor bizden. Bizler kontrol gücümüzü yitirdiğimizde, kendimize benzer daha güçlü birine ihtiyaç duyuyoruz; ona yakarmalı, bütün işimizi ona yüklemeli, acizliğimizi ifade etmeliyiz. 

Gürbüz boğa, en çok tapınılan Mitra, bu bile fanidir sonuçta; tanrıların doğuşu, savaşı kadar gerçektir, ölümlerinden söz etmek ayıplanır, çünkü onlar sessizce ölürler. Öldüklerinde cenaze merasimi istemezler, kalplere gömülmek isterler. Tanrıların gıdasıdır gözyaşı, perişanlık, boynu bükük iki insan harabesi, bir de yaşlı kadınlar; samimi bir teslimiyet, sonu zaferle bitmeyen bir ölüm, gittikçe alçalan bir gönül, kibri ona özel kılan inanırlar, toplulukların toplu yakarışları, kurbanlar ve hediyeler.

Tarihin başlangıcı kadar güçlüdür o; peki ya tarih? Tarih yazılıyor, uluslar çarpışıyor, kahramanlar üretiliyordu; tarih bitti, kahramanlar bitti, güneş yerinde duruyor, hani nerede Mitra? Ay yerinde duruyor, yıldızlar hâlâ ışık saçıyorlar, yeryüzü, hava, denizler, her şey yerinde duruyor, hani onlara yüklenen anlamlar, her şey gelişi güzel, olduğu gibidir. 

İşe koyulmalı, yeni değerler üretmeli, yeni bir dünya inşa etmeli, bir şeyler yapmalıyız, neden bu kadar üretkeniz? Bizler hizmetkârlık için mi geldik buraya, Sümer tanrılarına sorun bunu; neden yarattılar acaba, var ettiler insanlığı? Tanrıları, tüm tanrıçaları nereye bırakmalı, sonsuzdan gelip sonsuza giden bu tanrılar, bu tanrıçalar buharlaşıyorlar. Onlar insanı kilden berkitecekler, onun üzerine tanrıların imgesini yerleştirecekler, akıl sır ermez bu işlere. 

Başlangıçta ilkel bir deniz vardı; bu ilkel denizin kökeni üzerine bir şey söylenmiyor, Sümerler onu her zaman varmış gibi düşünmüş olabilirler. Bir zamanlar gök ile yer birleşik olup sonradan ayrıldılar: ‘’Gök yerden uzaklaştıktan sonra, Yer gökten uzaklaştıktan sonra, insanın adı konduktan sonra; An göğü ele geçirdikten sonra, Enlil yeri ele geçirdikten sonra’’ hikâyemiz başladı. Tanrılara hizmetkârlık için sözü edilen insanın yaratılışı takip eder, emir açıktır: ‘’Deniz dibinin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğurun’’ denildi ve onun üzerine Tanrıların imgesi konuldu. 

Aynı hikâye küçük farklarla Babil ve Yunanistan’da görülür. İbraniler hikâyeyi biraz değiştirerek aktarıyorlar: ‘’Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu, engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu’’ Tanrı RAB ‘’Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğundan üfledi’’ Kur’an-ı Kerim’de ‘’Gökler ile Yer, birbirleriyle bitişik iken, biz onları ayırdık’’ denir. İnsanın yaratılışı ise topraktandır: ‘’Allah sizi topraktan yarattı’’

Kendinde bir gerçeklik göremiyorum, gerçekliği kendisine dayanan; bir döngü, sanki birbirlerine dönüşen ve sonra yine dönüşen, birbirlerine dönüştükçe değişen, değiştikçe gerçek zannettiğimiz bir dünya duruyor gözlerimizin önünde, bu dünya; ama bu dünya oldukça pusludur, özüne ulaşılamaz kılıyor kendisini; kimse uzanamıyor özüne, yönelemiyor ruhuna. Fizikçilerin beyanları bir yerde bitiyor ve sonra fizik adına tonlarca saçmalık, tonlarca düşüntü temel bilgi olarak servis ediliyor.  

Başlangıcın bir yerinde, ilk saniyelerinde, ilk saliselerinde olanlar olmuştur; olmuş mudur, o da meçhul; bir tarihlendirme ve ardından gelen analizler, gerçeklik bu kadar değildir. Birden şunu diyor bir ses: -bu hiç de fizikçilerin sesine benzemiyor- hiçlikten varlığa görkemli bir geçiş vardır. Matematik yetmiyor, deney yok, gözlem yok, nereden biliyorsun bunca kesinliği? Bu kesinliği Sümer’den mi aldın, Yunanistan olabilir; vardığımız kesinlik bir Eski Yunan fantezisinden ibarettir.

Alaca doğa bir gerçek; devinen küreler, evirilen evren, durmayan canlı yaşam; peki ya hepsi bir hayal ise, ideal dünyadan yansıyan birer yanılgı ve Platon’un doktrini kadar uçarı ise, o zaman bunca düşüntülü bilgi mukaddes değildir, üretilen arzulardır. Görmek istediğimiz gibi, izlediğimiz tablo bizlere göre portreler üretiyor, bu elastik tablo bir gerçeğimiz; bizler talep ettiğimiz kadar bilgi, düşünmek istediğimiz şekilde bizlere açılan kapılar, sonrası bir muamma. 

Cehalet bir büyüdür; insanlığın kendisine hediye etmiş olduğu en ayrıcalıklı armağandır o. Kendinden eminliği üretir. Böylece emin adımlarla yürümeli, bir tarih vermeli, bir yerden başlatmalı, bir yerden bitirmeliyiz bu hikâyeyi. Kim bilir o kadar da derin değildir bu gerçeklik, kim bilir her şey bir saçma hikâyede özetlenebilir de biz bu basit hikâyeyi işimize gelmediği için unutmuşuz; bütün doğa koordineli bir biçimde çalışarak bizleri var etmiştir, buna layık görüyoruz kendimizi, kendimizi boş yere avutuyoruz sanki. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

📑 Altın Değerinde Sözler

Arthur Schopenhauer 'dan Seçilmiş Sözler: •Yazgı kartları karıştırır, biz de oynarız. •Hayatın ilk elli yılı metin, geri kalanı yorumdur. •Yaşam ölümden alınan bir borç, uyku da bu borcun günlük faizi olarak görülmelidir.  •Tarih hep aynıdır, yalnız hep farklı.  •Şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez. •Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum.  •Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir. •Para deniz suyuna benzer, ne kadar çok içersen o kadar çok ona susarsın. •Okumak, kendi kafanla değil, başkasının kafasıyla düşünmeye benzer. •Otuz yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitmişim gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kâğıt toplarla oynar, çünkü onların canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. •Mutluluk diye bir şey yoktur. Mutluluk ya geçmişt...

📑 Hadis-i Şerifler

★ İman, İslam ve İhsan Hz. Peygamber, ashabı ile otururken beyaz elbise içerisinde bir adam gelir ve Hz. Peygamberin önüne diz çöküp oturur. Rasulullah’a:   —“İman nedir?” der. Rasulullah:  “İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrına ve şerrine inanmandır” cevabını verir. Adam:   —“İslâm nedir?” der. Rasulullah:  “İslâm: Allah’a ibadet edip, O’na hiç bir şeyi ortak koşmaman, namazını kılman, farz olan zekâtı vermen, hacca gitmen, orucu tutmandır” karşılığını verir. Adam:   —“İhsan nedir?” der. Rasulullah: “İhsan: Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” diye cevap verir. Adam sonra çıkıp gider.  (Buhârî, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5) ★Yaratılış "Allah vardı ve Allah'tan başka hiçbir şey yoktu. Allah'ın arşı su üzerinde bulunuyordu. Allah her şeyi zikirde takdir ve tesbit edip yazdı. Gökleri ve yeri yarattı." (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 1) "Alla...

📑 Hayat Nedir?

Hayatın kısa olduğu konusunda kimsenin ihtilaf edeceğini zannetmiyorum. Ölümün kolay geldiğine inanmak belki bir aşamada zor gelebilir ama, özellikle, tabuttaki, vakit geçirdiğin bir tanıdığın ise, ölümle yakından tanışırsın. Aslında ölüm kulağa fısıldanan sessiz bir öğüttür. Ölümden daha büyük bir vaaz ve nasihat yoktur. Dehşetli hükümdarlar, ünlü düşünürler, heybetli âlimler, şanlı peygamberler; bu dünyaya gelen her kimse için ölümden kurtuluş yoktur. Kıymetli şairimiz Seyda Eliyê Findiki de öyle diyor: "Di Dinyayê heçî rabî;  feqir û şêx û axa bî  Ji ber mirnê xilas nabî,  di şerq û hem di xerbê da" [Dünyaya gelen her kimse; ister fakir ister ağa ister şeyh olsun Ölümden kurtulamaz,  ister doğuda ister batıda olsun] Madem hayat kısa, madem ölüm çok kolay gelir ve madem bu dünya için yaratılmamışız -hayat ebedî olmadığına göre bu dünya için değiliz- o zaman hayatın dünyayı aşan bir anlamı olmalıdır. Dünyayı ve kâinatı yaratan âlemlerin sahibi, zerreden küreye bütün...