Ana içeriğe atla

📑 Kafdağı'na Yolculuk

 

İnsanoğlunun geçmişten günümüze doğru oluşturduğu bütün bilgi türleri, sadece kendi çevresel koşulları içerisinde anlamlı değiller. Aynı zamanda bütün çağlarda yaşayan insanlar için anlamlı ve değerli olduğunu anlayabilmek için, yüzlerce yıl önceki insanların duygusal, içsel, toplumsal, genel arzuları ile tarih boyunca yaşayan bütün insanların başat ruhsal özelliklerinin hiç değişmeden bütün tarihi tabletlerde, yazıtlarda, kitabelerde ve çağdaş metinlerde örtüşerek kaydedildiğini dikkate almak gerekir. Böylece kadim kültür içerisinde oluşturulan ilk mitolojik bilgi türü ile daha sonraki dinsel bilgi, felsefi soruşturmalar ile çağdaş bilgi türü olarak gelişen pozitif verilerin ortak paydası yine temel insani arzuların doğal gelişimi altında şartlandıkları gözlenir. Binlerce yıl önce Gilgameş destanında anlatılan ve insani bir istek olan ölümsüzlük arzusu, yine Benarisli Şehzade Budha'nın ölümden kaçışı olarak gelişen yaşamı ile Ortaçağ'da zirveleşen sistemli tüm öğretilerin ölüm ötesi inançları veya tüm bilimsel arayışların düğümlendiği ölümsüzlük umudu, -salt bir örnek olsa bile-, bir nev’i tarih boyunca insani arayışların hiç değişmeden kendisini temel bazı dürtüler ile umutlar etrafında kenetlediğini gösterir.

Mitolojik bilgi türü ile tarihin başlangıcında insanlığın 'metafizik yaşayabilme arzusu', daha sonra bilgi türünün farklılaşmasıyla dini öğretilerin 'korunma ve yükselme isteği', daha sonra felsefi birikimlerin 'ideal insanı ortaya çıkarma umudu', farklı alanlarda (sanatla, ideolojiyle, bilimle, hünerle) tarih karşısında insanın kendi öznelliğini, kimliğini, şahsiyetini, varlığını bir biçimde sınırlanmış hayvani teninden çıkararak bir takım olağanüstü koşullara taşıma iradesi ve girişimi, başından beri insanı arayış ateşiyle kavrulacak, onu ilerletecek, ona 'yaratıcılık' sıfatı kazandıracak olan koşulsal tablolardan esrarengizliğe yolculuk isteğini kamçılayacaktır. Böylece insan başaramadığının esiri, ulaşamadığının inanırı, yapamadığının bendesi duracak; ideasında 'imleme', 'simgeleme', 'sembolize etme' ve 'kültler yaratma' arkhesi dirilecektir. O'nun ruhuna nakşedilmiş olan -kendinden uzaklaşma, kendi derisinden sıyrılma, ulaşılmazlığa ulaşabilme- özgünlüğü, koca bir tarihin mimarı olarak durmasına, yarattıkça yaratmaya, ilerledikçe ilerlemeye ve bir türlü bulamadığını tasvir etmeye mahkûm edecektir. Zaman gelecek cennet ile cehennem, zaman gelecek yeraltı dünyası ile yerüstü âlemi, zaman gelecek melekût âlemi ile batınî atmosfer biçiminde kendi duygularının tercümanı olacaktır insan!

Kafdağı, dünyayı sarmalayan dağlar zinciri, bütün dağların anası, dahası evrenin tam merkezinde filizlenen esrarengiz yurdun kendisidir; kuşların ulaşma arzusuyla çırpındığı Zümrüd-ü Anka'nın diyarı, insanlığın ulaşma isteğiyle süsledikçe zenginleştirdiği Kafdağı motiflerinin yüzlerce yıllık serüveni... ve onların gölgesinde gerçekleşen koca insanın çırpınışı, bunalımı, arayışı; bırakılmışlığı, yeryüzündeki yalnızlık dünyası ile hepsini kapsayan çözüm denemeleri;

Elinizde bulunan kitabın ana çerçevesidir hepsi... Kafdağı'nın geçmişine uzandık; Sümer dağlarında, Kutsal Metinlerde (Zend-Avesta, Tevrat, İncil, Kur'an, Tefsirler, Hadisler) ve görkemli Tasavvuf âlimlerinin konu hakkındaki yazılarına müracaat ederek akademik bir yolculuk yaptık aynı zamanda. Hikâyeler anlattık; Danyar'ın ve Zennun'un yaşam öykülerinin dili ve bahanesiyle bazı temel fikirleri ve arzuları yorumlamaya çalıştık; ve temel bazı dinsel, felsefi ve bilimsel konuları derleyerek kitaba aldık. Sonra yeri gelmişken, insan yaşamının üzerinde geliştiği putlara değindik. Böylece Küçük Evren olan insanı, Âlemi Suğra olarak özetledik.  Bu bölümde Kafdağı’nın somut ile soyut anlamlarına değineceğiz. 

1.Kutsal Dağ

Kafdağı, varlığına ve dünyayı çevrelediğine inanılan, ulaşılması güç dağlar zinciridir; Kuh-ı Şu'a, Bi'rül'-Cin, Cebelü'l-Cin, Cebelü'l-Kamer, Cabül-Sa, Şahmeran Ülkesi, Cinnistan, Kuhistan veya Eşher-i Akvâl adlı, yeşil bir zümrütten veyahut Zebercentten olan eski İran'daki Elbruz Dağı üzerinde gelişen ve bu dağa ayrıca mitolojik öğeler yüklenen, yeryüzündeki dağların anası olduğuna ve diğer tüm dağların dalları ile damarları olduğuna inanılan kutsal bir dağ motifidir. Kafdağı, varlığına inanılan efsanevi bir dağ olmuştur; mistik ve efsanevi dağ üzerinde cinler, devler, şahmeran ve daha birçok motif kullanılmasına rağmen, Kafdağı ile birlikte en çok işlenen motif, Sîmurg Kuşu olmuştur. Çeşitli dil ve kültürlerde, o’na Zümrüd-ü Anka, Anka Kuşu, Teyrê Simêr, Sênmurw, Sîna-Mrû, Enqa, Phoenix veya Tuğrul Kuşu denildi.

İnanışlarda evrenin merkezi olarak tasvir edilen 'kutsal mekân' anlayışı, zamanla dünyayı sarıp kuşatan ve dünyanın merkezinde yer alan efsanevi Kafdağı'nın coğrafi olarak var olduğu inancını doğurmuştur. Bunun yanında Kafdağı üzerinde gelişen zengin bir sanat ve tasavvuf işlemesi gelişmiş, kimi bilginler ise halk arasında yaygınlaşan efsanevi Kafdağı'nın gerçekliği ile değil, daha çok mistik ve sembolik yönüyle ilgilenmişler.

Dünyanın merkezinde yer aldığı varsayılan 'kutsal dağ' anlayışı, yalnızca Ortadoğu kültüründe yoktur; Japon mitolojisinde 'Fujiyama' ile Budizm dininde 'Meru' dağları dünyanın göbeğini oluşturan kutsal dağlardır. Aynı şekilde Hint kültüründe 'Lokoloka' aynı düzeyde değerlidir ve kutsaldır. Ancak İslam tasavvuf âlimlerinin ve hatta tefsircilerin geliştirdiği Kafdağı motifinin ana kaynağı Avesta'ya, böylece eski İran kültürüne dayanır. İslam'ın ilk dönemlerinde görülen Kafdağı motifi, Yahudi geleneği üzerinden alınmıştır. Özellikle Tekvin'de '(Tohu) Boşluk' kavramını yorumlamak için Yahudi âlimlerin geliştirdiği yorumda, 'tohu'nun dünyayı bir çizgi (kaf) gibi kuşattığı söylenir. İbranicede geçen 'kaf' kelimesi 'hat' anlamında olup Arabistan'a buradan taşınmış olabileceği düşünülür.

Yahudi âlimlerin Babil sürgününde iken, Avesta'dan, eski Med-Pers kültüründen aldıkları birçok motifin veya yorumun yanında bir de Kafdağı vardır; Med-Perslerden aldıkları bu motifleri Arabistan'a ve İslam'a ilk taşıyanlar muhtemelen Yahudi dönmeler olmuştur. Arapların İran ülkesine yaptıkları seferlerle birlikte, Kafdağı dahil, birçok İrani öğe, böylelikle orijinal biçimleriyle İslam kültürüne taşınmışlar. Kökeni Mecusi olan İslam âlimlerine baktığımızda, Tasavvuf geleneğinde etkin oldukları görülür.

Halk arasında sözü edilen Zümrüd-ü Anka (Anka Kuşu) Arapçada gerdanlık, gerdanlık takmak veya boğmak anlamına gelen Enka (Enqa) sözcüğünden gelir; Arapçaya geçen bu sözcüğün aslı İbranicede geçen 'Anak'tır; Anak'ın Sanskritçe karşılığı 'Saena' ile Farsçada kuş anlamına gelen 'Murg' sözcüğünden 'Sîmurg' terkiptir. İrani diller olan Farsça ile Kürtçe’de 'Sê' üç (3), 'Sî veya Sih' otuz (30) dur; böylece Sî-Murg 'Otuz Kuş' anlamında olup, zaman içerisinde birçok ismi ortaya çıkmıştır; bunlardan bazıları Sireng, Anka-ı Muğrib, Teyrê Simêr, Enqa, Zümrüd-ü Anka veya Tuğrul Kuşu'dur. İran kültüründe işlenen Sîmurg kuşunun ilk kullanım şekli Medlerin kutsal metni Avesta'da kullanılan Saêna Kuşu'dur. İranlı Firdevsi, eski İran kültüründe Albruz olarak bilinen Kafdağı'nda yaşadığına inanılan bu efsanevi kuş figürünü yazmış olduğu 'Şahname' kitabında, Pers komutanı Rüstem-i Zal ile ilişkilendirerek yeniden yorumlamıştır. Yine Nişaburlu Ferîdüddin-i Attâr, Sîmurg motifini yazmış olduğu 'Mantıku-t-Teyr' adlı eserinde Vahdet-i Vücut felsefesiyle harmanlamıştır. 

Pozitif bilgilerin ışığında yürüyen insanın bulmacası, örneğin beyaz cübbenin sahibi, Higgs Bozunu 'olmalıdır' diyordu; neden bir şey olmalıdır veya bir teori ortaya atılmalıdır; çünkü bilimin ve bilginin ulaştığı seviye bunu gerektiriyor. Bilim insanları Standart Model'den yola çıkarak kütle kazandırmak için bir parçacığa, spini sıfır (0) ve 'H' ile kısaltılan bir parçacığa gerek olduğuna kanaat getirdiler ve bulamadıkları için 'Tanrının Belası Parçacık' diyerek 'bulmak' için uğraş verdiler. 'Olmalıdır' ile başlayan arayış, 2013 yılının bahar aylarında, bilimsel verilerle ortaya konuldu. Tanrının Belası Parçacık bulundu ve artık bir bela değil, kanıtlanan Higgs Bozunu oluverdi.

Çağımızda bilimsel kültürün ulaştığı bir seviye mevcuttur! Ortaya konulan her bilgi, mevcut bilimsel modeller içerisinde ortaya konulan Tezler, Hipotezler ve Teorilerle bilim camiasına sunulur. Bütün tezlerin veya hipotezlerin üzerinde geliştiği zemin, insan aklında meydana gelen 'olmalıdır' ilkesincedir. Aklın ilkeleri ise mevcut Standart Model'den hareketle ortaya konabilir. Öne sürülen bilimsel iddialar 'olmalıdır' ancak, aynı zamanda mümkün de olabilmelidir. Bilimsel bilginin bu mantıksal zeminden sonra ulaşacağı seviye kanıtlanabilir olabilmesidir. Günümüzde yakalanan bilimsel kültürün yüzlerce yıllık geçmişi vardır. İnsanlığın aklı geçmişe doğu gidildiğinde 'bir kişinin' veya 'bir medeniyetin' değil, tersine 'bütün bilginlerin' veya 'bütün insanlığın' ürünüdür. Bilginin izleri tarihin tüm safhalarında bulunabilir. Ancak bilginin ilk izleri Mezopotamya'da gelişmiştir. Mezopotamya'dan tüm Ortadoğu'ya ve Mısır'a yayılan bu bilgi sermayesi, İndus'tan Çin'e, oradan her bölgeye girdiği coğrafyanın ve toplumun yapısına göre biçim almıştır. Bilimsel bilginin disipline tabi tutulması Antik Yunanistan'da başlamış, İslam Uygarlığı'nda, daha sonra Avrupa'da yeniden ortaya çıkmıştır. Bugün Bilim (Pozitif Bilgi) denilen yaklaşım biçimi yenidir. Örneğin Antik Kültürde bilgi ile inanç veya bilginin tüm çeşitleri karmaşık olmakla birlikte, kişinin varlığa ve topluma bakışı da disiplinli değildir. Yanı sıra Antik Kültürde en iddialı ve gelişmiş bilgi türü mitolojiden ibarettir. Tıpkı Ortaçağ'da Din ile İnanç sistemleri en iddialı ve önemli bilgi türleri oldukları gibi, yine günümüzde Modern Bilimler en iddialı ve somut bilgi türleri olduğu kadar -Antik İnsanın bilgi dünyasını meydana getiren en iddialı bilgi türü- de, kendi zamanı için, mitolojiden terkiptir.

Bilimin ve bilginin en ilkel izleri Mezopotamya'da görünür, dedik; bilginin ilk versiyonu bugün adını Mitoloji olarak bildiğimiz, efsanelerden ve kadim masallardan oluşan ilk medeni (kentli, şehirli) insanlığın inanç sistemleridir; yazıtları elimizde bulunan ilk toplum Sümerlilerdir; Sümerliler (siyasi haritada) bugünkü Irak'ın coğrafyasına akan Fırat ile Dicle nehirleri arasında yaşam sürmüş, ilk metinleri yaklaşık milattan 3.000 yıl önceye tarihlenen, tam anlamıyla örgütlenmiş ilk topluluktur. Sümerliler evrene, insana ve yeryüzüne dair fikirlerini geride bıraktıkları tabletlere yazmış, bu konuda epeyce kafa yormuş önemli bir medeniyettir. O nedenle birçok bilim insanı, tarihi ve uygarlığı Sümerlilerle başlatırlar.

'Yaratılış' (Genesis) bütün sistemli mitolojilerin, inançların ve örgütlü toplumların kafa yorduğu önemli bir meseledir; yeryüzüne hüküm sürmek ve varlığını ebedi kılmak isteyen her medeniyetin hiyerarşisi veya bir krallığın toplumuna bakışı ile iktidar arzusu, dönemin yaratılış inancında ve mitolojisinde, dolayısıyla mitolojisinin ortaya koyduğu bilgi türünde açıkça izlenebilir; Sümerliler de iddialı bir uygarlık oldukları için, yaratılış ve dolayısıyla mitolojilerini sistemli ve ustaca kurgulamışlar; konumuz ile yakından ilişkili olan bu gerçek, 'kutsal yurt', 'kutsal dağ' ve dolayısıyla Sümerlilerin yaratılış mitolojisinde yer alan 'kozmik dağ' inancını anlatmak için, Yaratılış Mitolojilerini de özetle gözden geçirmemiz gerekecektir.

2.Sümer Mitolojisi

Sümerlilere göre başlangıçta ilkel bir deniz varmış; evrenin ilk şekli veya arkhesi diyebileceğimiz bu deniz, her şeyden önce var olan ve her şeyin annesi niteliğindedir! Her şeyin içerisinde şekillendiği bu denizden önce neyin var olduğunu söylemediler; Sümer tabletlerinde, ilksel deniz için ''gök ile yere yaşam veren ana'' ile ''bütün tanrıları doğuran ata'' sıfatları kullanılır. Sümerlilerin inanç sistemlerinde tanrılar ve tanrıçaların hepsi mücadele içerisinde olup, evrensel döngünün birer parçasıdırlar; yanı sıra evrenin oluş ile bozuluşu arasında tanrıların mücadelesi ve kavgası, var olan evrenin düzenlenmesinde belirleyicidir; buna karşın 'yoktan varoluş' gibi bir fikir mevcut olmayıp, her şey, başka bir şeyden yaratılmıştır. Semavi Dinlerin temel kitabı Kitabı Mukaddes'in ilk cümlelerinde bu hikâye biraz değişmiş vaziyette, ''Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı'' dendikten biraz sonra, ''Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu'' denir. ‘Gök’ ve 'Yer' kavramı, Ortadoğu ve Mezopotamya başta olmak üzere kadim inançların kozmolojisinde yer alan ana kavramlardır. İnançların bir çoğunda 'ilksel biçim, ana arkhe veya varlığın esas kaynağı' denizdir; göklerden ve yerden önce varlığı meydana getiren ana kaynak okyanus veya deniz olarak ifade edilir; Yunan mitolojisinde buna 'kaos' denmiştir; Sümerlilerin inancına göre, gök ve yer başlangıçta birdir, daha sonra ayrılmışlar; bir yazıtta, "Gök yerden ayrıldıktan sonra, Yer gökten ayrıldıktan sonra'' yaratılışın diğer aşamalarına geçilir. Sümerlilerin yaratılışa bakış açıları ilksel deniz ile başlar, ilksel denizden ortaya çıkan 'kozmik dağ' ile devam eder. Yer ile Gök'ün bütünlüğünden oluşan ve ''Gök ile yer Dağı'nın ardında...'' insan kişiliğine benzer tanrıların ortaya çıkışı takip eder. İlkel denizden ilk oluşan şey, yer ile göğün bütünlüğünden terkip olan 'kozmik dağ'dır; ardında eril tanrı An (Gök) ile dişil tanrıça Ki (Yer) insan biçiminde veya benzerliğinde meydana gelir. Gök Tanrısı ile Yer Tanrısının birleşiminden meydana gelen Hava tanrısı Enlil, Yer'den Gök'ü ayırıp ilk tanrısal faaliyeti başlatır; böylece Enlil'in babası (An) Göğü ele geçirir, Enlil ise annesini ve yeri ele geçirdikten sonra, annesi Ki ile birleşir ve böylece yaratılış devam eder...

Sümerlilerde kozmik dağ, yaratılışın daha ilk evresinde görülür ve bu gök ile yerin bütünlüğünden ibaret olan veya yer ile göğün ayrılmamış şekli olan kozmik dağ'dır; bu yanıyla Efsanevi Kafdağı'na yüklenen anlamları çağrıştıran yönleri güçlüdür! Sümer Tabletlerini sarıp kuşatan bir başka konu ise 'Kur Mitleri'dir. Sümer ülkesini sarıp kuşatan dağlara verilen 'Kur' ismi, kelime anlamıyla 'dağ' anlamına gelirken, zamanla 'Yabancı Ülke' anlamını da kazanmıştır. Tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla Yer ile Gök'ün oluşmasından hemen sonra meydana geldiği tahmin edilen 'Kur Yurdu' veya 'Dağlık Bölge', Sümer mitlerinin ve Sümer edebiyatının önemli bir parçasıdır. 'Kur'un Ortadoğu inançlarında etkin olan Kafdağı ile anlam bütünlüğü veya içerik bakımından benzerliği bulunmuyor. Kafdağı, güzelliğin ve ulaşılması özlenen bir yer olarak ifade edilirken, Kur; tersine kötü ve ejderhanın diyarı olarak tasvir edilmiştir. Tanrıça Ereşgil'in Kur'a kaçırılması su tanrısı Enki'yi kızdırmış ve Ereşgil'i kurtarmak için gemiyle Kur'a yolculuk yaptığında Kur'un acımasız saldırılarına uğramıştır... Sümer yazıtlarında Kur'a yüklenen anlamlar iyi ve muhteşem değil, kötü ve karamsardır; efsanevi Kafdağı ile Kur Dağları (Kur Yurdu) içerik olarak örtüşmeseler bile bütün mitolojilerde yer alan 'kutsal dağ' konusu ile bağlantısı fark edilebilir.

İlkçağ ile kadim mitolojilerde, Ortaçağ ve sistemli dinlerin kozmolojilerinde önplana çıkan 'kutsal mekân', 'kutsal yurt' figürleri ve 'mübarek yer' inancı yaygındır. Geçmişten günümüze ulaşan Kafdağı (Çiyayê Qaf) inancı, insanların evreni ve dünyayı yorumlama istenciyle bağlantılıdır. 'Yer ile Gök daha önce ayrıydı' diyen bir Sümerlinin bakış açısına göre, aslında 'Yer ile gök daha önce bir olmalıydı' istemiyle söylenmiştir. Bir nev'i ilksel insanın evrene yorumu ve yaklaşımıdır mitoloji. 

Mitolojiler ilksel insanın evrene dair ilk teorileridir! Örneğin Sümerliler Yer ile Gök'lerin başlangıçta bitişik olduğunu söylüyorlar. Bu Kur'an ayetlerinde şöyledir, ''Gökler ile Yer, birbirleriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık'' Modern algılayışa göre, evrene yer ile gök şeklinde yaklaşmak,  insan öznelliğinde ortaya çıkan yorumlama biçimleridir. Gök olarak tarif edilen aslında evrenin kendisidir. Yer ise evrenin Samanyolu Galaksisinin içerisinde yer alan, Güneş'in etrafında dönen ve sıradan bir gezegen olan küresel (elips, yuvarlak) dünya gezegeninin yüzeyinden ibarettir. Ama aynı zamanda yer ile gök başlangıçta birdir, çünkü evrenimiz bir patlama ile meydana gelmiştir ve bütün her şey bitişik iken ayrılmışlar. Böylece ilksel insanın ortaya attığı bu öngörü modern bilimin araçları tarafından tescillenmiştir. Demek ki, Mitoloji olarak isimlenen anlatılar ile efsaneleri geçmiş insanın salt yanılgılarından oluşmaz. Aynı zamanda birçok sübjektif gerçekliği ve kanıyı da beraberinde taşımıştır.

3.Kitab-ı Mukaddes

Yahudi geleneğinde Süleyman Mâbedi'nin üzerinde inşa edildiği kaya (even şetiya) dünyanın merkezidir ve bütün dünyayı taşımaktadır. Yahova, burayı esas alarak dünyayı yaratmıştır. ''Süleyman Yerşalim'deki Moriya Dağı'nda Yahova'nın evini inşa etmiş''tir. Tanrı, İbrahim'e oğlu İshak'ı kurban etmesi için Moriya Dağı'na götürmesini söylemiştir. Tevrat, burayı ''Yahova'nın Dağı'' ve ''Kutsal Dağ'' şeklinde tasvir eder. ''Kutsal Dağı'mın hiçbir yerinde zarara, yıkıma yol açmayacaklar; çünkü sular denizin yatağını nasıl kaplıyorsa, Yahova'nın bilgisi de yeryüzünü öyle dolduracak.'' Bu dağ hakkında Daniel düşleri yorumlarken ''...Büyük bir dağ oldu ve bütün dünyayı doldurdu.' şeklinde yine Yahudiler için kutsal olan Yahova Dağı'nı kasteder. Yahudiler için Even Şetiya kayası ve Moriya Dağları her açıdan kutsaldır ve dolayısıyla evrenin de merkezidir.

Hıristiyanlar ise İsa'nın çarmıha gerildiği yeri Adem'in yaratıldığı ve defnedildiği yer olarak bilirler. İnanışta İsa'nın çarmıha gerildiği Calvaire tepesi dünyanın merkezidir. Calvaire veya İbranicede 'Kafatası' anlamına gelen Golgoto, İsa'nın çarmıha gerildiği yerdir. İncil'de "Ve İsa'yı alıp götürdüler. İşkence direğini kendisi taşıyarak Kafatası denen yere çıktı. Buraya İbranice Golgota denirdi.'', ''Golgoto denilen yere geldiklerinde...'' İsa'nın çarmıha gerildiği söylenir. Böylece Hıristiyan kültüründe Golgoto tepesi aynı zamanda dünyanın da merkezidir. Hem Adem'in doğum ve ölüm yeridir, hem de İsa Mesih'in çarmıha gerildiği yerdir.

4.Zend-Avesta

Avesta, Zerdüştiler (Zerdüştlük) olarak nam salan Bahdinilerin kutsal kitabıdır; Bahdin'in sözcük anlamı ''Güzel Din/Pak Din'' demek olup, Zerdüşt takipçilerinin kendilerine verdiği isimdir; Kürdistan'ın meşhur Bahdinan bölgesinin ismi de buradan ileri gelir; Bahdinilerin kutsal kitapları iki kısma ayrılmıştır; biri kadim Avesta'dır, diğeri ise Avesta'yı yorumlama amacıyla Zerdüşti Rahiplerin (Mubedlerin, Maguların) kaleme almış olduğu tefsirlerdir ve bu tefsirlere Bahdini literatürde Zend denir.

Avesta'ya göre dünya yedi bölgeye/kıtaya (karsvareş) ayrılır, Avesta'da; ''Sen onları görmesen de yeryüzündeki yedi bölgeyi (karsvareş'i) yöneten...’’ ayetinde dünyanın yedi bölgeden meydana geldiği vurgulanır. Bu bölgelerin isimleri ise şöyle sıralanır, "Arezahi (Batı) ve Svahi (Doğu)'de, Fradathafşu (Güneydoğu) ve Vidadhafşu (Güneybatı)'da, Vourobereşti (Kuzeybatı) ve Vourojareşti (Kuzeydoğuda)'da; sığırların mekânı, sürülerin yerleşim alanı ''Hvanirath'' (Merkez)'in bu parlak bölgesinde, güçlü Mitra (güneş) sağlık veren bir göz ile bakar.'' Avesta'nın sıraladığı yedi bölgenin merkezinde yer alan kıtanın veya bölgenin ismi Hvairath'dır. İnsanların yaşam bölgesi merkezde yer alır. İnsanların ve sürülerin yerleşim alanı olarak tarif edilen bu merkez (Hvanirath) bölge (Karsvareş)'de yükselen ve dolayısıyla merkez bölgenin de merkezinde Hara (Elbruz) dağı yükselir. Hara (Elbruz)* dağı yeryüzünü ayakta tutan ve diğer dağların tümünü kendisine bağlayan ana dağdır ve dolayısıyla dünyanın da merkezidir.

Sasaniler döneminde 'Avesta'nın Özeti' veya 'Yorumu' niteliğinde kaleme alınan ‘Bundaheşn’, kelime anlamıyla 'Yaratılış' veya 'Temel Bilgi' demek olup, evrenin ve dünyanın yaradılış hikâyesini özetleyen, Aryailer ve Keyanilerin soybilimi hakkında önemli notlar barındıran önemli bir eserdir. Eserin girişi ''Yaratıcı Hürmüz (Ahura Mazda) Adıyla.''dır. Sırasıyla, evren yaratılmadan önce gözlerin idrak edemeyeceği derecede sonsuzluğu kaplayan parlak bir ışık vardı, buranın aklı Ahura Mazda (Bilge Tanrı) idi ve sonsuzluğu kaplayan ışık karşısında olan Karanlığı (Angri Mainyu) ortadan kaldırmak için, yaratılış faaliyetini başlatmıştır. Sonra insanın yaratılışından Keyanilere kadar Zerdüştlüğün kozmolojisi topluca sunulur, ayrıca dağların doğasından söz edilir ve böylelikle takip eden 12. Bölüm 'Dağların Doğası' hakkındadır! Bundaheşn'de; "Vahiy, dağların doğası hakkında şunu diyor; ilk başta, dağlar on sekiz yıl içinde büyüdü ve Albruz (Hara, Kafdağı) sekiz yüz yıl tamamlanana kadar hiç durmadan yükseldi'' ve daha sonra gökten şiddetli yağmurun yağmasıyla birlikte Elbruz dağının etrafında deniz (Vaurukaş) oluşmaya başladı. Buradan iki büyük nehir aktı; ilk hayvanlar burada yaratıldı, ilk hayvan türü Ved Rod nehri kenarında yaşıyordu ancak, Ehrimen (Angri Mainyu) onu öldürdü. Nehrin diğer kenarında ise ışık gibi parlayan ilk ilkel insan Gayomart yaşıyordu. Ehrimen, ilk ilkel insan örneği olan Gayomart'ı da öldürünce, Gayomart'ın geride kalan spermlerinin güneş ışınlarıyla etkileşiminden insanlığın ilk atası olan Maşya ve Maşyana meydana geldi. Bundan sonra Ehrimen insanları öldürmek yerine 'plan kurmak', 'kendisine bağlamak', 'kandırmak' ve 'yönlendirmek' için ona dokunmadı. Ve böylece Aryailer ile insanlığın hikâyesi yeryüzünde başlamış oldu.  

5.Kur'an-ı Kerim

Kitabın 50. sıralamasında yer alan Kaf Suresi'nin 'ismi' ile bu Surenin 6 ve 7. ayetinde geçen kozmolojik ifadelerin meşhur Kafdağı ile ilgili olup olmadığı, Müslüman âlimler ve tefsirciler arasında tartışma konusu olmuştur. 'Besmele'den hemen sonra gelen 1. ayet Kaf'tır. Burada zikredilen Kaf, surelerin başlangıçlarında okuduğumuz Sâd, Nûn, Lâm, Hâm, Mîm, Tâ, Sîn veya 'hece'lerden ibaret olan harflerle aynı anlamlarda olup olmadığı tartışmalı bir meseledir; nitekim bir kısım âlimler rivayetlerden birine dayanarak bunun efsanevi Kafdağı olduğunu söylerken, Surenin 6 ile 7. ayetlerinde geçen ifadeleri de buna yormuşlar. Söz konusu ayetler şöyledir, "Üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl da kurduk, nasıl da süsleyip nakışladık?! Hiçbir çatlağı da yoktur onun. Yeryüzünü de yayıp döşedik. Onda <Sabit Dağlar> bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her türden (bitkiler) yetiştirdik." İslam ulemasının geneli, bu ayetlerin ve Kur'an ayetlerinin Kafdağı ile ilişkisi olmadığına emindir.

Kafdağı ile ilişkilendirilen başka bir Kur'an ayeti şöyledir, "Deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek mürekkep olsa...'' ayetinde geçen yedi denizden kastın, yeryüzünün ötesinde büyük bir okyanusun, onun arkasında Kafdağı ve yine onun ötesinde yaşadığımız dünya gibi başka bir yeryüzü ile bu şekilde arka arkaya gelen yedi yeryüzü, yedi deniz ve yedi dağdan söz edildiği söylenmiştir.

6.Hadisler

Kuran’da geçen 'Kaf' hecesini Kafdağı ile ilişkili kılan en güçlü rivayet, İbn-i Abbas'ın yorumuna veya rivayet ettiği hadise dayanır. İbn-i Kesir, klasik hadis metoduna dayanarak bu rivayetin sahih olmadığını belirtse de, yine de tefsir kitabına not etmiştir. Muhammed Abdurrahman İbn Ebu Hatim er-Râzî burada isnadı İbn-i Abbas'a kadar sıhhatli olmayan ilginç bir haber nakleder ve der ki, ''Bize babamın... İbn-i Abbas'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir; Allah Teâlâ bu yeryüzünün ötesinde büyük bir deniz yarattı. Bu okyanusun arkasında Kaf denilen bir dağ yarattı. Dünya semâsı onun üzerinde tavandır. Allah Teâlâ sonra bu dağın arkasında bu yeryüzü misâli bir yedi kat yeryüzü var etti. Sonra bunun da arkasına onu kuşatan bir deniz yarattı. Bunun da arkasında Kaf denilen bir dağ yarattı. İkinci semâ onun üzerinde tavandır. İbn-i Abbas yedi yeryüzü, yedi deniz, yedi dağ ve yedi gökyüzü saydı ve: işte Allah Teâlâ'nın: ''Deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek mürekkep olsa...''(Lokman, 27) kavli, budur dedi.

İbn-i Abbas'a dayandırılan başka bir rivayet ise şöyledir; "(Kafdağı) Yeşilliği bütün âlemi saran yeşil zümrüt bir dağdır. Gökyüzünün yeşil gözükmesi bundandır. O dağ perdelerin (hicabın) arkasındadır. Gün o dağı dolanır. O dağ ile hicâb (perde) arası bin yıllık yoldur. O dağı karanlıklar kaplamıştır. Ondan neler olduğunu Allah'tan başka kimse bilemez. Göklerin etrafı o dağa bitişiktir.'' Hurufi akımın âlimleri 'Kaf' üzerinde tefsir yaparken dayandıkları temel hadis, Kafdağı'nın Mekke'de olduğunu söyleyen bir rivayettir. Abdülmecid b. Firişte, Kafdağı'nın peygamberin vücudundan kinaye olduğunu yorumlarken, peygambere atfedilen şu rivayeti 'Işıknâme' adlı eserinde zikreder; ''(Kaf) Mekke'de bir dağdır.''

7.Tefsirler

Tefsirciler Kaf Suresini yorumlarken, büyük bir kısmı Kafdağı'nın İsrailiyata dayandığını belirtip kabul etmez. Azınlıkta kalan bir grup tefsirci ise İbn-i Abbas geleneğini sürdürüp bunun Kafdağı'nı işaret ettiğini teyit eder. Bir kısım müfessir ise çekimser davranıp 'tevil' eder veya yorumdan kaçınır. İbn-i Abbas geleneğini sürdüren müfessirlerden biri Dahhâk'tır. Ona göre ''(Kaf) Dünyayı çevreleyen halka gibi bir dağdır. Yeryüzünde hiçbir il, hiçbir ilçe ve hiçbir köy yoktur ki, onda o dağdan bir damar olmasın! Onun üzerinde görevli iki fereştah (melek) vardır. Allah'u Teâlâ bir kavmi helak etmeyi dilediğinde o meleğe emreder. O da o yerin (o dağa bağlı olan) damarını çeker, böylece zelzele (deprem) olur, helak olurlar.'' Kazvini'de geçen bir rivayette, arzın başlangıçta bir desteği olmadığı için sallandığı, dolayısıyla Allah'ın yarattığı bir meleğin arzı omuzları üzerinde alıp elleriyle tuttuğunu ve yeşil yakuttan dört köşeli bir kayaya dayandığı anlatılmaktadır. Yâkut ise buna benzer, Kafdağı'nın zümrütten teşekkül olduğunu, gökyüzünün onun üzerine sarktığını söylemiştir.  

Suriyeli müfessir ve tarihçi olan İbn-i Kesîr'e göre Kaf, tıpkı surelerin başlangıcında zikredilen Sâd, Nûn, Lâm, Mîm ve Tâ gibi hece harflerdendir; ‘’Kafdağı ile ilgili rivayetler israiloğullarından alınan hurafelerdir; çünkü ona göre, böyle rivayetler ne 'doğrulanabilen', ne de 'yanlışlanabilen' türden olup büyük ihtimalle zındıkların uydurduğu sözlerdir.’’ Reyli âlim Rahrûddin er-Râzî, Kaf'ın bir dağa işaret etmediğini düşünmekle birlikte, İbn-i Kesir gibi rivayetlerle uğraşmak yerine eleştiriler sunarak ve diğer Kur'an ayetleri ile karşılaştırıp Kaf'ın 'isim' değil 'harf' olduğunu belirtir. Râzî'nin özet görüşü şudur; ''Âlemi kuşatan bir dağın adı olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun manasının, ''hikmet'' olduğu da ileri sürülmüştür ki; ''hikmet'' de bizim, ''iş olupbitti...'' şeklindeki açıklamamızdır.'' Mısırlı Sosyolog ve Kur'an tefsircisi Seyyid Kutub; ''Sure yeminle başlıyor, Kaf harfi ile, bu harf gibi harflerden oluşan şerefli Kur'an üstüne yeminle başlıyor. Hatta ''Kaf'' harfi Kur'an kelimesinin ilk harfidir. Ancak yüce Allah burada Kur'an üstüne yemin ederken bu yemini, neyi güçlendirmek için yaptığını belirtmiyor'' derken, Vehbe Zuhayli, Kaf'ın bir alfabe harfi olduğunu, daha sonra gelecek olan konunun önemine vurgu yapmak amaçlı kullanıldığını ve Araplara bir meydan okuma olduğunu kaydeder. Bazı tefsircilere göre Kaf Allah'ın bir ismidir. Kâtade, Allah'ın isimlerinden biri olduğunu belirtirken, bazılarının da Kaf'ın Kuran’ın isimlerinden bir isim olduğunu belirtirler; böylece Kaf'a verilen anlam çokluğunu gördüğümüzde, Kur'an-ı Kerim üzerinde ne denli geniş yorumların yapılabilme şansının olduğunu ve Kur'an-ı Kerim'in ne derece zor bir metin olduğunu burada görmek şaşırtıcı olmasa gerek. Dememiz, Kaf’ın ne anlama geldiğinden ziyade, Kur’an-ı Kerim’in ne denli incelikle tefsir edildiği ve ne derece zor bir kutsal metin olduğudur. 

8.Tasavvuf

Eski İran'dan ve Medlerden Yahudi Literatürü aracılığıyla İslam'ın temel kaynaklarına yansıyan Kafdağı ve Zümrüd-ü Anka motifi, en gelişmiş hâlini Tasavvuf geleneği içerisinde bulur! İslam Âlimi ve Mutasavvıf İmam-ı Gazzâli olarak bilinen Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâli (1058-1111) 'nin 'Kuş Risalesi' (Risâletü't-Teyr) adında küçük bir kitapçığı mevcuttur. İranlı Sûfi Ferîdüddîn-i Attâr (1136-1221) 'ın 'Kuş Dili'  (Mantık't-Teyr) adlı eseri ise Tasavvuf Felsefesi alanında, yine bu konuda, görece yazılmış en toparlayıcı ve özgün eserdir. Kafdağı motifini konu edinen İranlı başka bir Sûfi de Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) 'dir.  Adı geçen bilginler, Kafdağı ve Anka Kuşu üzerinde en çok eser veren ve geliştiren İranlı yazarlardır. Gazzali, Mevlana, Attâr'ın işlediği ve Tasavvuf geleneğinde işlenen bu motifler, İslam'ın temel kaynakları ile sentezlenerek ortaya konulmuştur. Ferîdüddîn-i Attâr'ın ''Kuş Dili'' adlı eserinde Tasavvufa özgü geliştirdiği Kafdağı yolculuğu, İmam-ı Gazzâli'nin 'Kuş Risalesi'nden esinlenilerek yazılmıştır.

İmam-ı Gazzâli'nin eseri, 'Kuş Risalesi'nin senaryosu, kuşların toplanıp 'Ankâ'yı kendilerine reis seçmeleri gerektiği isteği ile başlar; ''Yapılan değişik ve türleri farklı kuşlar toplanarak kendileri için bir kral gerektiği sonucuna vardılar. Bunun için Ankâ'dan daha uygun birinin bulunmadığı hususunda ittifak ettiler.'' Hedefleri efendilerinin yerini öğrenmek ve ona varmaktır; ''Onun Batıdaki bir adada oturduğunu öğrendiler. O’na duyulan şevk ve istek, kuşları bir araya toplamıştı.'' Tasavvuftaki Arayış ve Marifet burada işlenmiştir. Hedef padişaha varmaktır, fakat Tasavvuf geleneğinde Simurgu bulan kuşlar, Simurg'un kendileri olduğu esprisini anladıklarında, 'Vahdet-i Vücut Felsefesi’ ile hikâyede geçen Kafdağı ile Simurg sembolleri bir bütünlük içerisindeler ve böylece adı geçen eserlerde, bakıyorsunuz İslamiyetin Batınî yorumuna açık bir hîkaye geliştirilmiştir. Gazzâli'nin Risalesi'nde Kafdağı yerine ''Batıdaki Ada'', Zümrüd-ü Ankâ'nın yeri olarak tasarlanmıştır; Kuşların yolculuğu sırasında çekilen zahmetler ve meşakkatler bir yana, eserin sahibi olan İmam-ı Gazzâli, sık sık dini referanslara ve dolayısıyla ayetlere göndermelerde bulunmuştur.

Ferîdüddîn-i Attâr'ın ''Kuş Dili'' veya Kuşlar Divanı olarak da bilinen zengin eseri, Vahdet-i Vücût Felsefesi için, hak ve hakikat yolcuları için yazılan ve geniş bir sembolizm dili ile ifade edilen özgün bir eserdir. Aryan kültürü ile İslami kavramların harmanlanarak tasarlanan eserde, Zümrüd-ü Ankâ Allah'ın açığa çıkmış biçimi veya sembolü iken, Hüdhüd hakikat yolcularının Mürşid-i Kâmil’i veya kuşların Kafdağı'na götürülmesi adına seçilmiş Usta’sıdır. Eserin senaryosu, ''Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşları bir araya gel''mesi ve ''Kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmek'' Murad’ı ile başlar. Birinci Vadi İstek’le başlar, önce Murad edip Mürid olunur, sonra bir Klavuzla yola koyulur. Arayıp ulaşacakları padişah Simurg'dur; ona ulaşmanın yolu ise Hüdhüd'ün klavuzluğundan geçer. Hüdhüd, kuşlara ‘Simurga ulaşmak için 'Yedi Vadinin (Yedi Kapının/Yedi Mertebenin) aşılması gerektiğini’ anlatır. Geçilmesi gereken Yedi Vadi, sırasıyla şöyledir; 1. Vadi, İstek, 2. Vadi, Aşk, 3. Vadi, Marifet, 4. Vadi, İstiğna, 5. Vadi, Vahdet, 6. Vadi, Hayret ve 7. Vadi, (Fenâ) Yokluktur. Kuşların uzun yolculuğu sona erdiğinde, bütün vadileri, sıkıntıları ve mertebeleri geçip Simurg'a ulaşabilenler arasında sade Otuz Kuş kalmıştır ki, Sîmurg kelimesi de buradan ileri gelir; diğer kuşların hepsi türlü türlü nedenlerle geride kalmıştır. İrani diller olan Farsça ve Kürtçe’de ''Sî veya Sih'' otuz (30) anlamında olup, Sî-Murg 'Otuz Kuş' anlama gelir. Simurg tecelli ettiğinde, kuşlar, tecelli edenin (Simurg'un) kendileri olduğu gerçeğini gördüklerinde şaşırırlar. Çünkü kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir ve o sırada Simurg'dan bir ses işitirler; ''Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü burası bir aynadır!'' Böylece, Kuşlar muradına erince, artık ne yol kalır ne de yolcu, ne klavuz kalır ne de mertebeler; hepsinin sırrı Bir/Vahdet olmuştur.

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 'Mesnevi' adlı dev eserinde, ‘Zülkarneyn'in Kafdağı Ziyareti’ sırasında, Kafdağı ile arasında geçen bir diyalogunu anlatır; Zülkarneyn, Kafdağı'na gittiğinde, dağın saf zümrütten oluştuğunu ve bütün âlemi bir halka gibi çevrelediğini gördüğünde şaşırmıştı. Dedi ki; ''Sen dağsan öbür dağlar ne? Onlar senin yanında bir oyuncak adeta!''. Bunun üzerine Kafdağı dile gelir; ''O dağlar, benim damarlarımdır... Benim her şehirde gizli bir damarım vardır. Allah bir şehirde deprem yaratmak istediğinde bana söyler, ben oraya varan damarı oynatırım... Merhem gibi dururum ama hayli iş görürüm; tıpkı akıl gibi hani; o da durur ama söz ondan doğar, harekete gelir.''

Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi (1703-1780) 'Marifetname' adlı eserinde Kafdağı ile alakalı bir bölüm hazırlamıştır; eserinde, yedi deniz, sekiz Kafdağı ve yedi yeryüzü olduğunu söyler; ''(Allah) Çadır misali yedi dağı üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi koymuştur. Sekizinci Kafdağı, dünya göğünün içinde, büyük deniz ile yer arasında hepsinden mücerret ve sade kılmıştır. Hâk Teala, o yemyeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay ve yıldızların nuruyla aydınlatıp, şuaları Kafdağı'ndan aksettiğinden, renksiz havayı yeşil gösterip, halk bunu göğün rengi zanneder... Yedi göğün duvarı olan Kafdağı'nın ötesinde büyük bir yılan yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine koymuştur.''

İranlı Şair ve Tarihçi Firdevsi'nin (940-1020) 'Şahname'sinde, Eski İran efsanelerinde anlatılan kahraman Zal, Simurg Kuşu ve Elbruz (Kafdağı) işlenir. Firdevsi'de, Kafdağı efsanelerinin üzerinde şekillendiği orijinal Elbruz Dağı'nın ismi kullanılır; ''Elbruz adlı, güneşe yakın ve insanlardan uzak bir dağ vardı'' diyerek başlayan Tarihçi, bu dağın Simurg'un yuvası olduğunu belirtir.

Şeyh’ül Ekber olarak bilinen Muhyiddin İbn’ül Arabî (1165-240) Kafdağı ile alakalı yorumunu, kendi felsefesine özel -bir rivayetten hareketle ortaya koyar-; İbn'ül-Arabi, Kaf'ın 'Muhammedî Kalbe' işaret ettiğini, Muhammedî Kalbin ise Rahman'ın Arşı olduğunu ve böylece ''Mü'min kulumun kalbine sığdım'' rivayeti ile birlikte, Arşın da Mü'min kulların kalbi olduğunu pekiştirir. İbn'ül-Arabî'nin konu hakkındaki çözümlemesi şöyledir; ''Kaf, her şeyi kuşatan, İlâhi Arş’tan ibaret olan Muhammedi kalbe işarettir. Nitekim, İbni Abbas’ın: “Sad Mekke’de bir dağdı, henüz gece ve gündüzün olmadığı zamanda Rahman’ın arşı bu dağın üzerindeydi.” sözünde ima ettiği gibi “Sad” da Muhammedi surete işarettir; Muhammedi kalp ise, Rahman’ın arşı olduğu için de “müminin kalbi Allah’ın arşıdır” ve “Arzıma, Semama sığmadım; ama mü’min kulumun kalbine sığdım” buyrulmuştur. Bazıları şöyle demişlerdir: “Kaf” âlemi çevreleyen bir dağdır. Anka Kuşu (Zümrüd-ü Anka), her şeyi ihata edebildiği için bu dağı görmüştür…. “Kaf”, Rabbin perdesi olduğu için, ancak kalp makamına ulaşanlar o’nu bilebilir ve o’nu ancak bu dağa ulaşanlar görebilir.''

Kadim Fars (Pers) ile Kürd (Med) edebiyatı, mitolojisi ve masallarında konu edilen meşhur Elbruz Dağı/Hara Dağı, zaman içerisinde Kafdağı ismiyle İslam Tasavvufu içerisinde yerini bulmuştur. Bunu sıklıkla işleyen yine İrani Kürd ve Fars yazarlardır. Tasavvufun engin Literatüründe, başta Vahdet-i Vücût bakış açısı olmak üzere, birçok merhale/mertebe ve arayış felsefesi içerisinde eritilen bu motiflerin her biri, aslında etimolojik ve kronolojik olarak saptandığında, İrani Motifler olsalar da, özünde bütün dünya dinleri ve mitolojilerinde değişik versiyonlarıyla yerlerini alarak önümüze çıkmaktalar. Dinlerin ve Felsefelerin Zahiri ile Batını, biri çelişkilidir, diğeri çelişkisizdir. Böylece hakikat ile arasında perde bulunan gafildir, o’na ertelenen bir sürede, ‘’Sen bundan bir gaflet içindeydin, şimdi senden perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir.’’ (Kâf, 22) denilecektir.

9.Kaf Suresi

Ebu Muaviye'den Ömer minbere çıktı ve "Ey insanlar sizden kim (ha mim ayn sin ve kaf) tefsirini Rasulullah'tan işitti?’’ dedi. Aralarından İbni Abbas sıçradı ve "Ben işittim" dedi, "Ha mim; Allah'ın isimlerinden bir isimdir ‘ayn’ müşrikler bedir günü azabı gözleriyle gördüler ‘sin’ zulmedenler nasıl bir inkılâpla devrileceklerini bileceklerdir" dedi. Sonra ‘Kaf' dedi ve oturup sustu. Ömer, tekrar ‘’Allah için söyleyiniz sizden kim bu kelimenin manasını işitti?’’ Bu sefer Ebuzer sıçradı ve İbni Abbas'ın söylediklerinin aynısı söyledi ve Kaf için, "Gökten insanlara ulaşacak çarpıcı bir sestir" dedi.

Kaf Suresi, Mekki bir sure olup Mekke'de inmiştir. Kaf Suresinin içeriği daha çok Diriliş, Ontoloji ve Peygamberlik gibi teorik konuları kapsar; üslup olarak kısa, net, iddialı bir tarzda olması, diğer Mekki sureler ile aynı formatta olduğunu gösteriyor! Küçük ayrıntılar bir yana, bu surenin iniş sırasına göre 5. sırada yer aldığı kabul edilir; mevcut Kur'an diziliminde sure numarası 50 olup, 45 ayetten ve 1473 harften terkiptir.

Bu surenin inzal şekli de gariptir; surenin bazı ayetleri Yahudileri, bazıları Müşrikleri, bazıları kuşkucuları muhatap alırken, diğer ayetleri ise İslam İnancının temel ilkelerini açıklar! Mekkeli bir aristokrat olan Velîd İbnu'l Muğira'yı hedef alan ayetlerin yanı sıra, bazı ayetlerinde Yahudiler'in Allah hakkındaki düşünceleri hedef alınır. Kuran'ın ilahi olup olmadığı konusunda acayip kuşku sahibi olan Velîd İbnu'l Muğira, bir başka surede yer aldığına göre, epey düşündükten ve ölçüp biçtikten sonra; 'Bu Kur'an Etkileyici bir büyüden başka bir şey değil"dir, "Bu sadece bir insan sözüdür" diyerek yüz çevirmiştir. İmam Suyuti'nin (Esbab'in-Nuzul) bildirdiğine göre; Velîd İbnu'l Muğira, oğullarının ve kardeşlerinin Müslüman olmalarını engellemiş ve bu tavrı üzerine Kaf Suresinde yer alan 24, 25 ve 26 numaralı ayetler nazil olmuştur. 25. ayette Velîd İbnu'l Muğira "İyiliklere bütün gücüyle engel olan, azgın bir şüpheci" olarak tasvir edilir.

Tevrat'ın 'Yaradılış' bölümünde tanrının yedi günde yaptığı işler anlatılır... Son gün olan Şabat Gününe geline; "Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi" denir. Yahudilerin Hazreti Muhammed'e gelip bir takım sorular sorduktan sonra "Allah'ın yedinci gün dinlendiğini" söylemeleri üzerine, 38. ve 39. ayetler nazil olmuştur (Veheb Zuhayli, Suyuti a.g.e). 38. ayette "Gökleri ve yerleri" yaratırken "Hiçbir yorgunluk duymadık" denir. 39'da, bu söylenen karşısında sabır edilmesi, Allah'ın hamd ve tesbihlerle anılması gerektiği vurgulanır.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sıkça okuduğu Sureler arasında Kaf Suresi de vardır; hatta birçok arkadaşı bu Sureyi dinleyerek ezberlemişler; birçok kadın ve erkek arkadaşı, bu surenin Cuma Hutbelerinde, Bayram Hutbelerinde ve kalabalık yerlerde okunduğuna tanıklık ederler. Başta Buhari ve Müslim olmak üzere hadis kaynakları bu tanıklıkları kaydederler. Hz. Ömer'in "Allah Resulü Bayramlarda ne okurdu?" sorusu üzerine, Ebu Vâkıd, Kaf Suresinin okunduğunu, aktarmıştır.

Kaf Suresinin sıklıkla haftalık Cuma toplantılarında veya Müslüman kitlenin yıllık Bayramlarında okunması, söz konusu Surenin, İslam'ın ilk dönemlerindeki önemine başlı başına vurgudur! İşin aslı, eğer bu Sure dikkatlice okunursa, İslam'ın temel bildirgesi veya inanç esaslarının özeti olduğu anlaşılacaktır. İbn-i Kesir'in Rivayet yöntemiyle yazmış olduğu tefsirinde bu surenin peygamberin hayatındaki yeri ve önemi şöyle anlatılır; "Allah Resulü, bu sureyi bayram ve cuma gibi büyük topluluklarda okurdu. Çünkü bu sure yaradılışın başlangıcı, yeniden diriliş ve haşir; Allah'a dönüş, kabirlerden kalkış ve hesap; cennet ve cehennem, sevap ve ceza, teşvik ve korkutma gibi özellikleri içine almaktadır." 

Not: Alıntıların kaynakları kitapta tek tek belirtilmiştir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

📑 Altın Değerinde Sözler

Arthur Schopenhauer 'dan Seçilmiş Sözler: •Yazgı kartları karıştırır, biz de oynarız. •Hayatın ilk elli yılı metin, geri kalanı yorumdur. •Yaşam ölümden alınan bir borç, uyku da bu borcun günlük faizi olarak görülmelidir.  •Tarih hep aynıdır, yalnız hep farklı.  •Şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez. •Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum.  •Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir. •Para deniz suyuna benzer, ne kadar çok içersen o kadar çok ona susarsın. •Okumak, kendi kafanla değil, başkasının kafasıyla düşünmeye benzer. •Otuz yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitmişim gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kâğıt toplarla oynar, çünkü onların canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. •Mutluluk diye bir şey yoktur. Mutluluk ya geçmişt...

📑 Hadis-i Şerifler

★ İman, İslam ve İhsan Hz. Peygamber, ashabı ile otururken beyaz elbise içerisinde bir adam gelir ve Hz. Peygamberin önüne diz çöküp oturur. Rasulullah’a:   —“İman nedir?” der. Rasulullah:  “İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrına ve şerrine inanmandır” cevabını verir. Adam:   —“İslâm nedir?” der. Rasulullah:  “İslâm: Allah’a ibadet edip, O’na hiç bir şeyi ortak koşmaman, namazını kılman, farz olan zekâtı vermen, hacca gitmen, orucu tutmandır” karşılığını verir. Adam:   —“İhsan nedir?” der. Rasulullah: “İhsan: Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” diye cevap verir. Adam sonra çıkıp gider.  (Buhârî, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5) ★Yaratılış "Allah vardı ve Allah'tan başka hiçbir şey yoktu. Allah'ın arşı su üzerinde bulunuyordu. Allah her şeyi zikirde takdir ve tesbit edip yazdı. Gökleri ve yeri yarattı." (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 1) "Alla...

📑 Hayat Nedir?

Hayatın kısa olduğu konusunda kimsenin ihtilaf edeceğini zannetmiyorum. Ölümün kolay geldiğine inanmak belki bir aşamada zor gelebilir ama, özellikle, tabuttaki, vakit geçirdiğin bir tanıdığın ise, ölümle yakından tanışırsın. Aslında ölüm kulağa fısıldanan sessiz bir öğüttür. Ölümden daha büyük bir vaaz ve nasihat yoktur. Dehşetli hükümdarlar, ünlü düşünürler, heybetli âlimler, şanlı peygamberler; bu dünyaya gelen her kimse için ölümden kurtuluş yoktur. Kıymetli şairimiz Seyda Eliyê Findiki de öyle diyor: "Di Dinyayê heçî rabî;  feqir û şêx û axa bî  Ji ber mirnê xilas nabî,  di şerq û hem di xerbê da" [Dünyaya gelen her kimse; ister fakir ister ağa ister şeyh olsun Ölümden kurtulamaz,  ister doğuda ister batıda olsun] Madem hayat kısa, madem ölüm çok kolay gelir ve madem bu dünya için yaratılmamışız -hayat ebedî olmadığına göre bu dünya için değiliz- o zaman hayatın dünyayı aşan bir anlamı olmalıdır. Dünyayı ve kâinatı yaratan âlemlerin sahibi, zerreden küreye bütün...